Ayna Gammaz Olmaz da Ne Olur?

Bu çalışma Her Nefes Dergisi’nin “Mevlânâ ve İlim” temalı 63. Sayısı için Elif Hilâl Doğan tarafından hazırlanmıştır. Derginin tamamı buraya tıklayarak okunabilir. 

“…Öyleyse ne zaman var, ne mekân. Her şey bir anda oluyor. İnsân-ı kâmiller o bir an içindeki bütün olayları görüyorlar, hepsine cevap veriyorlar. Ama bizde idrâk yoksa ne cevâbı anlıyoruz, ne mânâyı anlıyoruz. ‘Aman biri de tesâdüfen böyle yazmış, hakikaten ne büyük tesâdüf…’ deyip geçiyoruz.”
Cemâlnur Sargut

Hz. Mevlânâ’ya ne sorsam cevâbını anında almışımdır. O’na sormayı, Mesnevî’de de diğer eserlerinde de alışkanlık hâline getirdim. Biraz da edepsizce, olur olmaz neye başım sıkışsa, gönlüm daralsa hemen sormaya koşarım. Bütün insân-ı kâmiller aynı olsa da, süflî sorularımı sormak için, belki en çok Hz. Mevlânâ’ya yüzüm tutar. Bilirim, ondaki tecellî benim son derece gereksiz mevzûlarıma bile tahammül gösterir, hiç kıyamaz, yumuşacıktır. Ama kimi zaman o hilim sultânı beni bir güzel azarlar… Kimi zaman belki güler ve belki acır, derdime ortak olacak bir şeyler fısıldar. Ama asla cevapsız bıraktığını görmedim. Beni tanıdığına olan îmânım da ne zaman ve nasıl oluştu, hiç düşünmedim. Ama her nasılsa o biliyordu ve bana durumu hep sabırla anlatıyordu.

Şimdi düşünüyorum da, insân-ı kâmillerin huzurundayken nasıl bir lükse sâhibiz. Belki bu biraz da benim rahatlığım, şımarıklığımdır. Ama içimdekileri anlatmak için bir şey söylememe gerek olmaması ne hoş! Hatta anlatacak olsam, “acaba O’na anlatabildim mi, yoksa yanlış mı anladı beni” gibi bir ihtimâlin olmaması ne hoş! Hattâ ve hattâ, benim anlatabileceklerimin yanında, onun beni benden daha iyi bilmesi, tanıması ve bütün duruma hâkim olması ne hoş! Bu gerçek, Hz. Mevlânâ ve bütün insân-ı kâmillerde olan ilmin aynı zuhûru.

Peki, nasıl biliyorlar bunca şeyi? İlmi sâdece mânevî boyutuyla değil, hem maddî boyutuyla, hattâ henüz bizce keşfolunmamış bambaşka boyutlarıyla nasıl biliyorlar? Hepimizi tek tek nasıl tanıyorlar? Annemizden, babamızdan daha yakın, daha sevgiyle, daha şefkatle, daha sabırla, nasıl, nasıl?.. Çünkü biz onlardan ayrı değiliz. Bir seferinde şöyle bir bilgiye ulaşmıştım: “Sağını solunu gözetmene gerek yok. Kâmil insanın sağında, solunda değilsiniz, O’nun gönlünün içindesiniz.” Evet. On sekiz bin âlem, işte o kâmil insanın içinde yaşıyor. Ve belki de onun eriştirildiği ilim, kendini bilmiş olması.

İlk yaratılan, Hazret-i Peygamber’in nûruydu. Her şey Hakîkat-i Muhammedî’den, Hazret-i Peygamber’in nûrundan var edildi. Bir bütün olan, hepimizi, her şeyi içeren O’ydu. Kâmil insanlar, işte bu dünyâ devranında her şeyden geçip özüne, bütününe, o nûra dönüp kavuşanlar, o nurdan olanlardır. Tek olan, ferd olan onlar. Biz de o tek bir defterin sayfalarından başka bir şey değiliz. Bunca şeyi bilmesi de, kendini bilmesinden başka bir şey değil sanırım. Hem bundan sonra O, Hazret-i Peygamber’in nûrunun mânâsı üzerineyken, bilen kendi midir? Yoksa ondan bilen Allah mıdır? “Attığında, O atmadı”ysa; bildiğinde, gördüğünde, duyduğunda O mu yaptı? Anlattığında O mu anlattı?

Ken’ân Rifâî Hazretleri’nin Şerhli Mesnevî-i Şerif’inde (s. 457) bu durum “Görünüşte ben de sizler gibi insan şeklinde isem de hakîkatte bu şekle bürünüp size, kendine varacak yolu gösteren ben değilim, O’dur.” sözleriyle anlatılmış ve kâmil insandaki Hak tecellîsi apaçık beyân olunmuştur. Zâten Hz. Mevlânâ da daha Mesnevî’nin ilk beyitlerinde“Önümde ve ardımda yâr ışığı olmasa, ben önümü, ardımı nasıl idrâk edebilirim?” diyerek hâlini anlatmaz mı?

İnsan, görmek istediğini görür, duymak istediğini duyar derler. Ne doğru söz. Kâmil insanların bizden farkı, irâdelerini Allah’a mürîd olarak rapt ettikleri için; duyması Allah’ın duymasını istediği, görmesi Allah’ın görmesini istediği olmuştur. Onların ilmi, Allah’ın ilmidir. Onlar bütün maddî ilimleri de bildikleri hâlde ümmîdirler. Her şeyi bir sebebe bağlayan Sâhibimiz, onların gönül kâsesine doldurduğu ilim sütünden, hepimize nasibimizce rızık vermiştir. Onların vazîfesi, annenin çocuğunu emzirdiği gibi bizi emzirmek, büyütmek, yola koymak değil midir?