Âileden Maksat

Bu çalışma Her Nefes Dergisi’nin “Tasavvufta Âile Anlayışı” temalı 64. Sayısı için Elif Hilâl Doğan tarafından hazırlanmıştır. Derginin tamamı buraya tıklayarak okunabilir. 

“Âilem için güzel çaba göstermekle kazandım Rabbimi
Bana meşgûliyetimde inâyeti gösterdi 

Eğer onlar olmasa olmazdım ben ne mukarreb bir kul
Ve ne de siyâdet (efendilik) ve fazîlet sâhiplerinden 

Eğer engellemeseydim âlemle meşgul olmasını onun,
Tutmazdı nefsim dosdoğru yolu

 Seçilmişlerden oldum ben O’nun Arş’ının gölgesinde
Ensâr resûllerle birlikte geldiğinde 

(Mânevî Seferler, İbnü’l Arabî, s. 68)

 

İbnü’l Arabî, “Âile için Çabalama Seferi” olarak adlandırdığı bölümde “Bil ki, iyiliğin tamâmı başkaları için gayret etmektir. Âile için çabalama da buna dâhildir” der. Biz Türkler, âile kavramına ayrı bir önem atfeder ve âile bağlarımızı her şeyin ötesinde tutarız. Peki, âile olmaktan, âile kurmaktan maksadımız nedir? Batılı toplumlarda âile kurumu yok olma tehlikesi yaşıyorken, biz âile kavramına gereken hürmeti gösteriyor muyuz?

Belki bir-iki kuşak önceki nesillerde, efendi olmak ve hanım olmak adına farklı bir sükût ve edep bugünden daha çok hâkimdi. İnsanlar hoşlanmadıkları davranışlara mâruz kalsalar da, âilelerinden gördükleri terbiyeye hürmeten sükût eder, sabreder, fedâkarlık ederlerdi. Ve bunun karşılığını mutlaka -kuldan olmasa bile, Allah’tan- alırlardı. Ama yeni nesillerce bu edep, sessizlik ve sabır “eziklik” olarak görülmeye başlanınca, sükût edişler yerini tartışmalara bıraktı. Sabır ve fedâkarlık, yerini bencilliğe ve altta kalmama sevdâsına bıraktı. En baştan “aman, kendini ezdirme” diye tembihleyen zihniyet, nikâhlarda “imzâyı atar atmaz, önce ayağına sen bas” diye bir ayağa basma töreni oluşturdu. Oysa ben Cemâlnur Hocamızın bir konuşmasında, geline yakılan kınanın anlamını öğrenince hayretler içinde kalmıştım:

“Peygamber milletiyiz biz… Biz ya koyunumuzu kınalarız, ya askere gidecek evlâdımızı ya da gelinimizi. Gelin de kınalanarak şahâdete gider, değil mi? Eşiyle bir olarak, berâber olarak, kendi varlığını şehit eder.” diyordu. Aslında zevc ve zevce olarak, yâni ayakkabının iki eşi olarak, “el ele, el Hakka” yürünen bu âile yolunda varlığını eşinde şehit etmek ne demektir? Havvâ’nın, vatanı olan Âdem’e dönüp varlığını onda şehit etmesi nasıl bir olgudur? Biz niye bunları hiç düşünmüyoruz…

Belki de toplumumuzda yaygın olarak âile saadetinin yakalanamamasının nedeni, sırf kendi mutluluğumuz için âile kurup yine kendi mutluluğumuz için çocuk sâhibi olmayı istememizdir. Biz mutlu olmak istiyoruz, sevilmek, güvenmek, rahat etmek, yüceltilmek istiyoruz. Ama varlığın devâm etmesi için gerekli olan âile kurumu, Allah’ı tanıyabilmemiz ve gelecek nesillerin de Allah’ı ve Peygamber’ini tanıyabilmesi için var olan bir kurum. O arada bütün bunların amacını ve aslında kimler için olması gerektiğini unutuveriyoruz.

Allah’a odaklanarak O’nun rızâsını gāye edinen insanların âile içinde yaşanan sıkıntılara da, “eşim beni törpüledi, çocuğum beni terbiye etti, Allah onlardan râzı olsun” diye bakabildiklerini ve asla huzurlarının bozulmadığını görüyorum. Öte yandan, eğer eşimiz, çocuğumuz, anne-babamız bize istediğimiz gibi davranmadıysa, maddî-mânevî beklentilerimiz karşılanmadıysa âilede tam bir savaş hâli hüküm sürmeye başlıyor. Birbirimiz için değişmek yerine, birbirimizi değiştirmeye çalışıyoruz. Oysa karşımızdakileri değiştirmeye çalışmadan, oldukları gibi sevebiliyor muyuz? Varlıklarıyla, sağlıklarıyla mutlu olabiliyor muyuz? Önemli olan, bunu gerçekleştirebilmektir.

Sırf kendi mutluluğumuza hizmet etmeye odaklandığımızda, tam tersine mutsuzluk ve huzursuzluk içinde bocalıyoruz. Bunun yerine âileler çocuklarına hakkı, hürmeti, sevgiyi ve birliği öğrettiklerinde, birbirlerinin mutluluğuyla mutlu olmayı öğrettiklerinde gerçek anababalık vazifesini yapmış olacaklardır. Peygamber ahlâkını yaşayarak, devâm ettirebildiğimiz zaman Allah rızâsı için âile olabilmenin maksadı hâsıl olacak ve Türk âile hayâtı dünyâya emsâl bir hâl teşkil edecektir.