Niyâzî-i Mısrî Dîvânı’ndan Şiir İncelemesi-2

Bu çalışma Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’ndeki yüksek lisans programı kapsamında verilen Tasavvuf ve Şiir dersi için Elif Hilâl Doğan tarafından hazırlanmıştır. Çalışmada sırasıyla kelimelerin açılımları, beyitlerin günümüz Türkçesiyle ifâde edilişi ve açıklaması yer almaktadır.

1 Her neye baksa gözün bil sırr‐ı Sübhân andadır
Her ne işitse kulağın mağz‐ı Kur’ân andadır

2 Her şeye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur
Hak gözüyle bak ki bî‐şek nûr‐i Yezdân andadır

3 Kesret‐i emvâca bakma cümle bir deryâ dürür
Her ne mevci kim görürsün bahr‐ı ummân andadır

4 Vahdeti kesrette bulmak, kesreti vahdette hem
Bir ilimdir ol ki kamu ilm‐ü irfân andadır

5 İbret ile şeş cihetten görünen eşyâya bak
Cümle bir âyînedir kim vech‐i Rahmân andadır

6 Söyleyen ol, söylenen ol, gören ol, görünen ol
Her ne var âlâ ve esfel bil ki cânân andadır

7 Mazhar‐ı tammı veli Âdem yüzüdür şüphesiz
Künh‐ü zâtı hem sıfâtı cümle yeksân andadır

8 Haşr u neşr ile Sırât u dûzah u mâlik azab
Hem dahi Rıdvân u cennet hûr u gılmân andadır

9 Görünen sanma Niyâzî’ nin heman sen mülkünü
Gönlü bir virânedir genc‐i pinhân andadır

 

1 Her neye baksa gözün bil sırrı Sübhân andadır
Her ne işitse kulağın mağzı Kur’ân andadır

Gözünü nereye çevirirsen, bil ki Sübhân olan Allah’ın sırrı o gördüğünde mevcuttur. Kulağının tüm duyduklarında da Kur’ân-ı Kerîm’in özü, mânâsı bulunmaktadır.

Sübhan: (ﺳﺒﺤﺎﻥ) i. (Ar. sübḥān) “Her türlü kusurdan, noksandan, beşerî nitelik ve zaaflardan uzak olan” anlamında Allah’ın isimlerindendir.

Anda: Onda

Mağz: (ﻣﻐﺰ) i. (Fars. maġz1. Beyin, dimağ. 2. Kabuklu meyvelerin içi.  3. İlik. 4. Akıl, düşünce. 5. Öz, iç, ruh.

Sübhan ismi, genel anlamı itibariyle Allah’ın her türlü kusurdan, noksandan, beşerî nitelik ve zaaflardan uzak olmasını ifade eder. Tenzihî bir isim olan Sübhan, Allah’ın zât-ı ilâhîsini -Hz. Peygamber bile olsa- hiçbir yaratılmışın bilemeyeceğini, O’nun tasavvur dahi edilemeyeceğini belirtmektedir. Ancak Allah’ın bilinmeyi sevmesi ve tanınmayı murâd etmesi ile O’nun isim ve sıfatları açığa çıkmış, vücut mertebeleri üzerinde farklı veçhelerden, farklı yönlerle zuhur etmeye başlamıştır. Bu hakikat, kudsi bir hadiste Cenâb-ı Allah’ın, “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmek istedim, mahlukâtı yarattım.” [1] buyuruşundan anlaşılmaktadır.

Allah’ın isim ve sıfatlarını âşikâr edişi, yaratılış mertebelerini ya da farklı bir deyişle vücûd (oluş) mertebelerini teşkil etmektedir. Bu isim ve sıfatlar, varlığı oluşturmakta; bütün oluş onların farklı mazharlarda zuhurlarıyla gerçekleşmektedir. Etrafımızda gördüğümüz her şey aslında Hakk’ın isim ve sıfatlarının farklı veçhelerdeki zuhurundan ibarettir. Bu sebeple aslında her şey Hak’tır ve bu oluş da Hak’tan olması hasebiyle her türlü kusurdan, noksandan münezzeh olur. Çünkü bir şeyin çirkinlik veya eksiklik ile zuhur edişi de Hak’tır. Hak’tan ayrı bir düzen veya düzensizliğin olması söz konusu olmadığı için, her görülende Sübhan olan Allah’ın sırrı, eksiksizliği, kusursuzluğu mevcuttur.

Âyet-i kerimede Sübhan olan Allah’ın kusursuz yaratışı “O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü, tekrar tekrar çevir bak; göz (aradığı bozukluğu bulmaktan) âciz ve bitkin halde sana dönecektir.” (Mülk: 3-4)[2] ifadeleriyle belirtilmiştir. O sebeple kişinin gördüğü eksiklik, yanlışlık, çirkinlik gibi hâller, onun kendi görüşüne âittir. Hakikatte bir şeyin yanlış, çirkin gibi hâllerle vasıflanması da Hak olduğu için, kulun bu bilinçle bakması ve onları o hâlleriyle Hak olarak kabul etmesi gerekir. Bu bakış açısını yakalayan kul, baktığında artık mahlûku değil, Hakk’ı görme zevkini elde edebilecek, oradan da sırr-ı sübhân’ı müşahede edebilecektir.

Kişi, etrafını doğru görmek için gayret ettiği gibi doğru dinlemek için de gayret etmelidir. İnsanın bakışını düzeltmesiyle gözünün Hakk’ı görebilmesi için bir taraftan da kulağının doğru duyması, duyuşunun düzelmesi gerekir. Doğru bir dinleyişe erişen kişi, duyduklarında Kur’ân’ın sesini yani Hakk’ın kelâmını dinliyor olduğunu fark edecektir. Ayrıca Kur’ân-ı Kerîm ile Hz. Peygamber’in ikiz gibi olduğu, Hz. Peygamber’in yaşayan Kur’ân olduğu da bilinmektedir. Bu minvâlde kulağını terbiye eden kişi, dinlediği her şeyde cevâmiü’l kelîm olan Hz. Peygamber’i, Kur’ân’ın mânâsını, Hakk’ın sesini duyma nasibine kavuşacaktır.

 

2 Her şeye mahlûk gözüyle baksan ol mahlûk olur
Hak gözüyle bak ki bîşek nûri Yezdân andadır 

Baktıklarını yaratılmış varlıklar (sonradan olma-hadis) olarak nitelendirirsen onlarda yaratılmışlara mahsus hâlleri seyreder ve onlardan da mahlukça muamele görürsün. Ama onlara Hak gözüyle bakarsan hiç şüphesiz Allah’ın nurunu görür, O’nu seyredersin.

Mahluk: (ﻣﺨﻠﻮﻕ) sıf. (Ar. ḫalḳ “yaratmak”tan maḫlūḳ) 1. Allah tarafından yaratılmış, yok iken var edilmiş. 2. i. Yaratılmış şey, insan, hayvan, yaratık:

Hak: Allah’ın isim ve sıfatlarının mülk âleminde tecellisi ile, bu isim ve sıfatların beş duyu ve akıl yoluyla algılanabilen hâline verilen isim.

Bî-şek: (ﺑﻰ ﺷﻚّ) sıf. ve zf. (Fars. olumsuzluk bildiren bі- ve Ar. şekk “şüphe” ile bі-şekk) Şüphesiz.

Yezdan: (ﻳﺰﺩﺍﻥ) i. (Fars. yezdān) Allah.

Nûr-i Yezdan: Allah’ın nuru.

 

Niyâzî-i Mısrî Hazretleri İrfan Sofraları adlı eserinde “Vücûd (oluş) birdir ancak mertebeleri çoktur.” [3] buyurmaktadır. Allah’ın isim ve sıfatlarının yaratılış mertebelerinde farklı derecelerde zuhur edişi Hâlik-mahluk ikiliğini doğurmaktadır. Ancak bu ikilik hakikatte yoktur, göreceli olarak mertebeye bağlı şekilde var görünür. Vücûd mertebeleri, insanın dışında, uzağında olan bir yapı değildir; insanın içinde olan, idrâkinde kat edebileceği mesâfeleri ifade eden bir yapıdır. Eğer kişinin idrâki mahlûku görme ve Hakk’ı henüz görememe seviyesindeyse o gördüğünü mahlûk olarak görür ve mahlûka muamele edip, mahlûktan muâmele gördüğünü sanır. Eğer kişinin idrâki mahlûkta zuhur eden Hakk’ı görme seviyesindeyse, o yaptığı muameleyi Hakk’a yaptığını ve göreceği muamelenin de Hak’tan olduğunu bilir. Gördüklerine Hak gözüyle baktığı zaman da her şeyde apaçık, hiç şüphesiz, tereddütsüz biçimde Hakk’ın nurunu görür ve bu nurla gerçekleşen görüşünde aldanmaz.


3 Kesret
i emvâca bakma cümle bir deryâ dürür
Her ne mevci kim görürsün bahrı ummân andadır 

Dalgaların çokluğuna bakma hepsi tek bir denizdir. Hangi dalgayı görürsen gör, o okyanustur, okyanus ondadır.

Kesret: (ﻛﺜﺮﺕ) i. (Ar. keѕret1. Çokluk, bolluk, fazlalık, ziyâdelik. 2. tasavvuf. Cenâbıhakk’ın tecellîsiyle zuhûra gelmiş olan çokluk, mahlûkātın çokluğu.

Emvac: (ﺍﻣﻮﺍﺝ) i. (Ar. mevc “dalga”nin çoğul şekli emvāc) Dalgalar

Deryâ: (ﺩﺭﻳﺎ) i. (Fars. deryā1. Deniz

Mevc: (ﻣﻮﺝ) i. (Ar. mevc) Dalga.

Kim: Ki.

Bahr: (ﺑﺤﺮ) i. (Ar. baḥr1. Deniz, deryâ

Umman: (ﻋﻤّﺎﻥ) i. (Ar. ‘ummān) Çok büyük engin deniz, okyanus 

Bu âlem, büyük bir deniz gibidir. Deniz ise tek bir denizdir ancak üzerinde her an belirip kaybolan âdetâ sayısız dalga, sayısız köpük oluşmaktadır. Bunların çokluğu denizin tekliğini bozmaz, bunların görünüp kaybolması denizin varlığına halel getirmez. O dalgaların, o köpüklerin her biri kesreti ve telvin hâlini remzederken, denizin kendisi ise vahdeti, temkin hâlini remzetmektedir. Telvin, “levn” yani renk kökünden gelen bir kelime olarak renkten renge, şekilden şekle girmeyi anlatmaktadır. Tasavvufta bir halden bir hâle, bir makamdan bir makāma geçme durumunda olmaya telvin denmektedir. Telvin, hakikati arayanın, hakikati bulana kadar geçirdiği oluşum sürecindeki değişimi de ifade eder. Temkin ise mânevî hal ve makamları geçip kemâle ererek karar bulma hâlidir. Dalgaların coşup taşması, belirip kaybolması hâli kesretteki telvin durumunu, denizin kendisi ise bütünsel olarak vahdetteki temkin durumunu göstermektedir. Dalgalar bir ortaya çıkıp bir kaybolur ancak onların varlığı denizdendir ve denizdedir. Telvinin temkinden, kesretin de vahdetten ayrı bir varlığı yoktur. Her dalgada, her köpükte, her damlada okyanusun bileşimi olduğu gibi kesretin her biçimdeki görünümünde de vahdetin zuhuru mevcuttur.


4 Vahdeti kesrette bulmak, kesreti vahdette hem
Bir ilimdir ol ki kamu ilmü irfân andadır

Teklikte çokluğu, çoklukta tekliği bulabilmek öyle bir ilimdir ki, bütün ilim ve irfan onun içindedir.
 

Vahdet: (ﻭﺣﺪﺕ) i. (Ar. vaḥdet1. Birlik, bütünlük, yekparelik. 2. tasavvuf. Bütün yaratılışta kendisinden başka bir varlık bulunmayan Allah’ın varlığının bir ve tek olması, Allah’ın varlıktaki birliği.

Kesret: (ﻛﺜﺮﺕ) i. (Ar. keѕret1. Çokluk, bolluk, fazlalık, ziyâdelik. 2. tasavvuf. Cenâb-ı Hakk’ın tecellîsiyle zuhûra gelmiş olan çokluk, mahlûkātın çokluğu.

Kamu: i. (Eski Türk. kamuġ < Fars. ḫamāġ > *ḳamāġ ḳamuġ kamu) 1. sıf. Bütün, hep.
İlm-ü İrfan: İlim ve irfan
 

Hakiki ilim kişinin kendini bilmesidir. Çünkü “Men arefe nefsehû, fekad arefe rabbehû.” sırrından anlaşıldığı gibi ancak kendini tanıyan, idrak eden insan rabbini tanıyabilecektir. Kendi nefsini tanıyan, aczini bilen insan yokluğunun idrakine varınca, o yokluğunun içinde rabbini müşahede edebilecektir.

Mikrokosmos olan insan, makrokozmosu, bilinen-bilinmeyen bütün sistemleri kendinde barındıran bir yapıya sahiptir. İnsanın kendini bilmesi demek aynı zamanda 18 bin âlem olarak târif edilen 18 âlemin binlerce farklı tecellî ile cereyanını kendinde seyretmesi demektir. Kendindeki mâdenliği, nebâtlığı, hayvanlığı, şeytanlığı, melekliği vb. unsurları tanıyan insan onlara hâkim olma yolunda ilerleyebilecektir. Kendi içindeki âlemlere hâkim olan insan ise dışardaki âlemlerin de üstüne çıkmış, onlara gâlip gelmiş olacaktır.

Bazı menkıbelerde bir velinin ormana girmesiyle bütün ağaçların ona secde ettiği gibi ifadeler yer alır. Bunun anlamı, o velinin kendi içindeki nebâdat âlemini hükmü altına alması ile dışardaki nebâdat âleminin de ona teslimiyet göstermesinin tezahürüdür, ağaçların o insana secde etmesi bu hâlin bir görüntüsüdür. İnsan nefsinin esiri değil de emiri olmaya başladığı zaman, dış âlemdeki unsurlar da ona biat etmektedir. Kendi içinde birliği sağlayan insan için artık iş ve dış ayrımı kalkmakta, o kişi dışarda gördüğü her şeyin aslında kendi içinin yansıması olduğu kabulüyle hareket etmeye başlamaktadır.

Bir rivayete göre İbn-i Sina, Harâkânî Hazretleri’yle karşılaştığı zaman onun bir aslanı binek, bir yılanı da kamçı olarak kullandığını gördüğünü söylemiştir. Bu şekilde Harakânî Hazretleri’nin elinde yılandan kamçısıyla, aslanın üzerinde ormandan gelişi tasvir edilmiştir. Bu hadisedeki aslanın onun nefsini, yılanın ise kötü huylarını temsil ettiği düşüncesiyle bakarsak, Harakânî Hazretleri’nin nefsini hâkimiyeti altına alması ve kötü huylarını terbiye etmesiyle böyle bir manzaranın oluştuğu görülmektedir.

İnsan tüm gördüklerinin kendi algısından ibaret olduğunu idrak ederek algısını düzeltmeye çalışınca, kendi içindeki birliği sağlama yolunda ilerler. Hadis-i kutsîde yüce Allah şöyle buyurur: “Kulum bana nafile ibadetlerle yaklaşmaya devam eder, sonunda sevgime erer. Onu bir sevdim mi artık ben onun işittiği kulağı, gördüğü gözü, tuttuğu eli, yürüdüğü ayağı (aklettiği kalbi, konuştuğu dili) olurum. Benden bir şey isteyince onu veririm, benden sığınma talep etti mi onu himayeme alır, korurum.”[4]

Niyâzî Mısrî Hazretleri ise bir şiirinde şöyle demektedir:

Öyle sanırdım ayrıyam
Dost ayrıdır ben gayrıyam
Benden görüp işiteni
Bildim ki ol cânân imiş

Buradan anlaşıldığı üzere aslında görme, işitme gibi fiillerin icrâsı ve hükmü Allah’a âit olmakla birlikte, insan kendini arada bir varlık olarak vehmettiği için bu fiillerin icrâsını ve hükmünü de kendine âit sanarak onları çarpık/bozuk şekilde yaşayıp idrak etmektedir. Oysa nefsini aradan çeken, kendi varlık vehmini yok edip Allah’ın varlığından başka varlık görmeyen kul, kendisinden işitenin, görenin, hareket edenin Hak olduğu gerçeğiyle karşılaşacaktır. Kişinin kendi içindeki birliği, tevhidi sağlaması demek bu hâlin gerçekleşmesi demektir. Kendi içindeki tevhidi sağlayan insan, kendi içindeki cihadından muzaffer çıkmış, kulluk makamına ermiş insan demektir. Bu insan artık kiminle, nerede, nasıl olursa olsun Hak’la olduğunun bilincinde olan insandır. Kesrette vahdeti bulmak bu şekilde gerçekleşmektedir. Tüm o çokluk görüntüsünün tek bir var oluş olduğunu, o tek varlığın ise ancak çoklukta, farklı mazharlardaki zuhurlarla belirdiğini bilmek, görenin de görülenin de Allah olduğunu, Allah’tan başka bir vücudun, varlığın olmadığını ortaya koyar. Vahdette kesreti bulmak ise, Allah’ın birliğindeki bu farklı zuhurları kabul eden insanın hâli olur. Tek bir bütünün içinde cereyan eden farklı tezahürler, farklı tecelliler onu yanıltmaz. Ki bütün ilim-irfan-bilgi-bilgelik işte bu bakış açısını yakalayabilmektedir.

Halkın arasındayken Hakk’la irtibat kurabilmek, Hakk’layken de dönüp halkla hizmet edebilmek vahdeti kesrette, kesreti vahdette bulmak demektir. Kişinin kendindeki hakikati ortaya çıkarabilmesi için bunları tatbik etmesi şarttır. Çünkü Hz. Peygamber, kendi hakikatini müşahede ettiği yolculuğu için Mîraç’a yükselirken önce Kudüs’e gitmiş, oradan yükselmiştir. Kudüs, çokluğun birliğini temsil ettiği için böylece önce halkta Hakk’ı görmenin önemine vurgu yapılmıştır. Tüm yaratılmışlar hürmet ile kabul edildiğinde bu sefer kesret kalkıp, vahdet şuuru gelmektedir. Ancak insanın orada kalması da uygun görülmemiş, vahdetle kesret arasında sürekli bir seyir olması gerektiği belirtilmiştir. Hz. Peygamber’in Mîraç’ta (vahdette) kalmayıp oradan dönüşü gibi, insanın da kişisel tekâmülüyle birlikte vahdet şuuruna hâiz olarak kesrete dönmesi, Hakk’la irtibatına halka hizmet ederek devam etmesi gerekliliği ortaya konmuştur.


5 İbret ile şeş cihetten görünen eşyâya bak
Cümle bir âyînedir kim vechi Rahmân andadır 

İbret nazarıyla altı yönden yani her taraftan görünen varlıklara bak. Hepsi Rahman olan Allah’ın yüzünün, varlığının göründüğü bir aynadır.

Şeş cihet: (ﺷﺶ ﺟﻬﺖ) birl. i. (Ar. cihet “yön” ile) Altı yön, her taraf:

Cümle: 1. zamir. Herkes, her şey. 2. sıf. Bütün, hep, tüm.

Âyine: (ﺁﻳﻴﻨﻪ) i. (Fars. āyіne1. Ayna. 2. tasavvuf. Allah’ın kendi cemâlini seyretmek için yarattığı âlemler ve insan.

Vech: (ﻭﺟﻪ) i. (Ar. vech) Yüz, çehre.

Rahman: ( ﺭﺣﻤﺎﻥ– ﺭﺣﻤﻦ) i. (Ar. raḥme“acımak, esirgemek, bağışlamak”tan raḥmān) “Kâfir-mümin ayırmadan yarattığı bütün varlıklara merhamet eden, nîmet veren” anlamında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır.

 

İnsanın sağı, solu, önü, arkası, altı ve üstü olmak üzere altı yönü bulunmaktadır. Bunların her biri kendi içinde farklı anlamları işaret edebilir. Hangi yönden, nereden, ne şekilde gelirse gelsin; ister açık, ister gizli, ister hayır görüntüsünde, ister şer görüntüsünde olsun, mevcut şeylere ibret gözüyle bakıp onlarda Rahman olan Allah’ın yüzünü, mesajını, varlığını izlemek gerekmektedir. Çünkü bunların hiçbirinin kendi varlıkları yoktur, onların tek hükmü Rahman olan Allah’a ayna olabilmektir. İbret nazarıyla bakılabilirse, onların ayna olduğu ve varlığın, hareketin, hüviyetin sadece Allah’a âit olduğu görülebilecektir.

Niyâzî-i Mısrî Hazretleri’nin burada Allah’ın Rahman ismini zikretmesi de ayrı bir inceleme konusudur. Çünkü Rahman ismi, “Kâfir-mümin ayırmadan yarattığı bütün varlıklara merhamet eden, nîmet veren” anlamına sahiptir. Her yaratılmışın her yönden Allah’ın veçhine ayna oluşu, burada özellikle Rahman ismiyle bağlantılandırılmıştır. O’nun rahmetinin kuşatmadığı hiçbir şey olmadığı gibi tezahürünün kapsamadığı hiçbir yönün de olmadığı belirtilmiştir.

 

6 Söyleyen ol, söylenen ol, gören ol, görünen ol
Her ne var âlâ ve esfel bil ki cânân andadır 

Söyleyen tarafta da olsan, söylenen tarafta da olsan, gören tarafta da olsan, görünen tarafta da olsan, Yüce ve alçak her ne olursa bil ki Sevgili olan Allah oradadır.

Âlâ: (ﺍﻋﻠﻰ) sıf. (Ar. ‘uluvv “yüksek, yüce olmak”tan a‘lā1. Daha yüksek, en yüksek, pek yüce.

Esfel: (ﺍﺳﻔﻞ) sıf. (Ar. sefāle“sefil ve alçak olmak”tan esfel1. Çok (daha, en, pek) sefil, pek bayağı, pek alçak. 2. sıf. ve i. En dipte, en aşağıda olan.

Cânân: Sevgili, Allah.

 

Tasavvufî literatürde fiil tevhidi olarak geçen “yapan yaptıran Allah’tır” deyişi, Allah’tan başka hiçbir fâilin olmadığını açıklar. İnsan ise bazen kendi eylemlerinde veya başkalarının eylemlerinde fâilin kullar olduğu zannına düşebilir. Aslında söyleyen de söylenen de gören de görünen de Allah’tır. Allah’tan başka bir varlık yoktur ancak çeşitli aynalarda yansıyan görüntüler, aynanın doğruluğuna veya bozukluğuna göre varlığın görüntüsünü farklılaştırmakta, onu olduğu hâlden değişik şekillerde aksettirmektedir.

Aynalardaki farklılıklar ölçüsünce ortaya çıkan farklılaşmış görüntüler bize esfel yani en alçak, en yakışıksız şekilde yansımış da olabilir, görüntünün aslına uygun olarak en doğru şekilde yansımış da olabilir. Burada ortaya çıkan görüntüdeki doğruluk veya yanlışlıkların ardında, o görüntüye sebep olarak yansıyanın sadece Allah olduğunu hatırlamak gerekir. Yansımanın ardındaki o yansıyan, cânân olan Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarıdır. Görüntü aynadan ötürü çirkin-bozuk yansımış da olsa, güzel-doğru yansımış da olsa o bir olan cânânın görüntüsüdür. Yansımadan kaynaklı farklılaşmış görüntülere aldanıp da orada tek var olanın sadece cânân olduğunu unutmamak gerekir.

 

 7 Mazharı tammı veli Âdem yüzüdür şüphesiz
Künhü zâtı hem sıfâtı cümle yeksân andadır

Tam şekilde mazharlık yapabilen ancak Âdem olan insanın yüzüdür.  Cenâb-ı Hakk’ın tüm isimlerinin zatının özü ve sahip olduğu niteliklerin tamamı birlikte O Âdem’dedir.

Mazhar: (ﻣﻈﻬﺮ) i. (Ar. ẓuhūr “zâhir olmak”tan maẓhar) Bir şeyin görünür duruma geldiği, göründüğü, açığa çıktığı, zâhir olduğu yer veya kimse, tecellî yeri.

Veli: (ﻭﻟﻰ) Ancak.
Âdem:
İnsan

Künh: (ﻛﻨﻪ) i. (Ar. kunh1. Bir şeyin aslı, özü, gerçeği.

Zât: (ﺫﺍﺕ) i. (Ar. ẕāt) 1. Bir şeyin ta kendisi, maddî varlığı, maddî varlığının özü, öz varlık. 2. Bir varlığın hakîkati, hüviyeti, mâhiyeti.

Sıfat: (ﺻﻔﺖ) i. (Ar. vaṣf “nitelemek”ten ṣifat) Bir kimse veya şeyin sâhip olduğu nitelik, ona âit olan özellik, hal ve vasıf.

Yeksân: (ﻳﻜﺴﺎﻥ) sıf. (Fars. yeksān1. Aynı seviyede, düz. 2. Bir, berâber, eşit, müsâvî. 3. zf. Her zaman, dâima.

Allah’ın bilinmeyi irade etmesiyle yaratılışın zuhura gelmesi, isim ve sıfatların belirerek vücut bulmasını sağlamıştır. Allah’ın Âdem’e bütün isimleri öğretmesi ise, o isimlerin bilgisinin Âdem’de var oluşu ve O’nun aynasından yansıyarak ortaya çıkışı anlamına gelmektedir. Aynalar, cilalarının durumuna göre kendilerine yansıyanı farklı şekillerde yansıtabilirken, Âdem olan inşan-ı kâmil, görüntüyü birebir yansıtma özelliğine hâiz olan güvenilir kaynaktır. O nedenle Hakk’ı bilmek için illâ ki bir mürşit gerekmiştir. Mürşit, bizim doğru ve yanlış taraflarımızı bize olduğu gibi tam gösterirken, Hakk’ın isim ve sıfatlarını da olduğu gibi, hiçbir değişikliğe uğratmadan yansıtma özelliğine sahiptir.

İbn-i Arabî Hazretleri, “Mümin, müminin aynasıdır.” hadisinde geçen birinci müminin Cenâb-ı Allah olduğunu, ikinci müminin ise insân-ı kâmil (hakikat-i Muhammedî) olduğunu söylemektedir. Biz farklı aynalarda aynı görüntüyü çok farklı şekillerde görebiliyorken, bize yansıyanı aynen, hiç değiştirmeden gösteren doğru kaynak sadece insân-ı kâmil olan Âdem’dir. Hakk’ı bilmek, tanımak için O’nu görebileceğimiz yer, O’nun isim ve sıfatlarının hiç değişmeden yansıdığı devrin Âdem’i olan insân-ı kâmil’dir. O sebeple Hakk’ı tanımak için mutlaka insân-ı kâmilin aynasına ihtiyaç vardır. Mürşidin aynasından faydalanmaksızın Hakk’ı tanımaya çalışmak ne yazık ki insanın doğru bir görüş alanı elde edememesi sebebiyle ya yanlış bilgi verecek ya da yetersiz kalacaktır. Tam ve doğru olarak Hakk’ın bütün isim ve sıfatlarını görmek isteyenin insân-ı kâmile bakması yeterlidir.

  

8 Haşr u neşr ile Sırât u dûzah u mâlik azab
Hem dahi Rıdvân u cennet hûr u gılmân andadır 

Ölülerin dirilişi, bir araya gelişi, sırat köprüsü, cehennem, cehennemi idare eden melek ve cehennemin azapları ile Cennet, cenneti idare eden melek, cennette hizmet eden kızlar ve delikanlılar dahî bütünüyle ondadır… 

 

Haşr: (ﺣﺸﺮ) i. (Ar. ḥaşr) 1. Ölülerin diriltilip bir araya toplandığı zaman, kıyâmet. 2. tasavvuf. “Ölmeden evvel ölünüz” sırrına ererek benliğini yok edip Hakk’ın varlığı ile dirilme, kendini yok ettikten sonra ebedî diriliğe kavuşma.

U: Ve.

Neşr: (ﻧﺸﺮ) i. (Ar. neşr1. Kıyâmette bütün insanların dirilmesi.

Sırat: (ﺻﺮﺍﻁ) i. (Ar. ṣirāṭ1. Yol, düz yol. 2. din. kısa. Sırat köprüsü: İslâm inanışına göre, âhirette cehennem üzerinde kurulacak olan, müminlerin üstünden kolayca geçerek cennete gireceklerine, kâfirlerin ise üzerinden cehenneme düşeceklerine inanılan köprü.

Dûzah: (ﺩﻭﺯﺥ) i. (Fars. dūzaḫ) Cehennem.

Mâlik: (ﻣﺎﻟﻚ) i. (Ar. mālikdin. Cehennemi muhâfaza ve idâre etmekle görevli melek.

Azab: 1. Pişmanlık, çâresizlik, korku vb. durumların verdiği sıkıntı, işkence, keder. 2. din. Kâfirlere ve günahkârlara ölümden sonra verilecek cezâ.

Rıdvân: (ﺭﺿﻮﺍﻥ) i. (Ar. riḍvān) Cennetin kapıcısı olan melek.

Hûr: (ﺣﻮﺭ) i. (Ar. ḥūr) Cennet kızı, çok güzel kız veya kadın, hûri.

Gılman: (ﻏﻠﻤﺎﻥ) i. (Ar. ġulām’ın çoğul şekli ġilmān) Cennette hizmet eden delikanlılar.

 

Öbür âlemde göreceğimizi sandığımız şeyler aslında şu anda da açıkça mevcuttur. Mesela sırat köprüsünün bu dünyada geçilmesiyle ilgili olarak Ken’ân er-Rifâî Hazretleri sohbetlerinde şöyle buyurur: “Sıratı geçmek için âhireti beklemeye lüzum yok… Onu, burada geçmektesin. Tekrarlıyorum: Ayağınızı denk alın! Gafletin yeri, vakti, zamanı değil! Burası muharebe meydanıdır. Kurşun kime isabet ederse o gider. Gıybet, ara bozuculuk, yalan, ikiyüzlülük ve gaflette bulunmayın. Her yerde Hakk’ı seyredin. Hâsılı kimseyi incitmeyin, kimseden incinmeyin. Size dâima nasihatim budur!” Bunun gibi “benim, ben” dediğimiz her durum için cehennemle ve cehennemin kapıcısı olan Mâlik ile irtibata geçiyorken, Allah’tan râzı ve mutlu olduğumuz her durum için de cennetle ve cennetin kapıcısı olan Rıdvan ile irtibatımız olur. Huriler ve gılmanlar ise nefsimizin ve aklımızın güzelleşmesi ile verdiğimiz hizmetleri ifade eder.

Bir kişi bu âlemde insân-ı kâmille karşılaştığı, onunla birlikte bulunduğu anlarda eğer onda tecellî eden hakikati görüyor ise, ölülüğünden uyanıp bir anda diriliş hâli bulabilir. Çünkü insân-ı kâmil, kıyamet gibidir. Kişi, onunla buluşma nasibine erince, kabir olan vücudunun içindeki ruhu bir anda uyanarak kalkar.  Kâmilin bir bakışı veya bir sözü o kişiyi idrâk etmeye yönlendirdiyse, o kişi o an ölülüğünden dirilmiş demektir. İdraksizlik ölülük gibiyken, idrak edilen anlar insanı diri kılan anlardır.

 

9 Görünen sanma Niyâzî’ nin heman sen mülkünü
Gönlü bir virânedir genci pinhân andadır

Bu görüneni yalnız sen Niyâzî’nindir sanma, O’nun gönlü harap olmuş bir yıkıntıdan ibarettir ki gizli hazine ondadır.

Heman: (ﻫﻤﺎﻥ) zf. (Fars. hemān1. Derhal, çabucak, hiç vakit geçirmeden. 2. Aşağı yukarı, yaklaşık, takrîben. 3. Ancak, sâdece, yalnız; fakat, illâ.

Mülk: Sahip olunanlar.

Virâne: (ﻭﻳﺮﺍﻧﻪ) i. (Fars. vіrāne1. Yıkılmış, harap olmuş eski yapı. 2. Yanmış veya yıkılmış yapılardan geriye kalan yıkıntılarla dolu yer.

Genc: (ﮔﻨﺞ) i. (Fars. genc) Hazîne

Pinhân: (ﭘﻨﻬﺎﻥ) sıf. (Fars. pinhān) Gizli.

İnsanın kalbi tezkiye ve tasfiye ile mâsivâdan arınınca, aydınlanıp gönül hâline gelir. Allah aşkı o gönlü kuşatınca da artık o kişi artık bîdil olur, gönlünü Allah’a verir ve O’ndan başka varlık gibi belirecek her şeyi yağma eder, atar, bırakır. Yunus Emre Hazretleri de bu minvalde “Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun. Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun. Ballar balını buldum, kovanım yağma olsun…” gibi ifâdeler kullanmıştır.

Şemseddîn Sivâsî Hazretleri ise aynı hususu şu beyitlerle dile getirmiştir:

Vâsıl olmaz kimse Hakk’a cümleden dûr olmadan
Kenz açılmaz bir gönülde tâ ki pür-nûr olmadan

Sür çıkar ağyârı dilden tâ tecellî ide Hakk
Pâdişâh konmaz sarâya hâne ma’mûr olmadan

Allah’tan gayrıyı görmekten uzaklaşmadıkça yani her şeyde Hakk’ı görmedikçe, bir kimse Hakk’a ulaşamaz. Bir gönül eğer tertemiz değil ise orada Allah’ın hazinesi açılamaz. İnsanın gönlünden “Allah’tan başka” gibi gördüğü, ikiliğe düşerek şirk yaptığı her ne varsa onları sürüp çıkarması gerekir, o bakış açısını düzeltmesi gerekir. Çünkü pâdişâhın sarayı gibi olan insan kalbine Allah’ın yerleşebilmesi için, oranın tertemiz ve O’na lâyık bir hâlde olması şarttır. Çünkü Allah her yerdedir, bize de şah damarımızdan daha yakındır ancak bizim O’nu müşahede edebilmemiz için ne gözümüz yeter, ne aklımız… O’nu müşahede edebilecek yegâne organımız gönlümüzdür. Cenâb-ı Allah, “Yer gök beni sığdıramadı, mü’min kulumun gönlü sığdırdı.” buyurmuştur. “İstedim ki bilineyim” fermanını açarak isim ve sıfatlarıyla tecellîyatta bulunan Allahû Azîmüşşân’ın âşikâr oluşuna şâhit olabilmek, yani diğer bir açıdan İslâm’ın şartı olan kelime-i şehâdetin mânâsını yerine getirebilmek, insanın kalbini düzeltip gönül hâline getirmesi ve o aydınlanmış gönlün idrakiyle Hakk’ı müşahede etmesiyle sağlanabilir.

Niyâzî-i Mısrî Hazretleri başka bir şiirinde şöyle buyurmaktadır:

Biz şol abdâlız bırakdık eğnimizden şâlımız
Varlığından soyunup uryân olan anlar bizi

Dünye vü ukba’yı tamir eylemekten geçmişiz
Her taraftan yıkılıp vîran olan anlar bizi

Öyle ki tüm varlığını bırakıp, dünyayı da âhireti de geçip, sadece Allah’a odaklanan insan, Hakk’ı müşahede lütfuna erişebilir. Ancak bu hâle gelebilmesi yani “lâ mevcûde illa Allah” diyebilmesi için de mevcut gördüğü her şeyin dekor olduğunu idrak ederek her taraftan yıkılması, vîran hâle gelmesi, dünya süsleri veya âhiret süslerine erişme amacı taşımaması gerekir. Üzerinde ve gönlünde hiçbir nişan kalmaz ki o sadece Cenâb-ı Hakk’ın isim ve sıfatlarının tecelligâhı olabilsin. O zaman da artık onda görülen kendi varlığı değil, Hakk’ın varlığı olur. “Ben gizli bir hazine idim, istedim ki bilineyim.” buyuran Allah, o gönül tarafından bilinir, tanınır, anlaşılır ve o gönülden yansıyarak kendini âşikâr etmeye devam eder.

[1] Ed-Dürretü’l-Müntesire, Celâlettin-i Suyutî, 125; El- Esraru’l Merfua, Aliyyu’l-Kâri, 273; Keşfu’l-Hafa, Aclunî, 2:133

[2] http://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/mulk-suresi-67/ayet-1/diyanet-vakfi-meali-4

[3] Mısrî, Niyâzî-i Muhammed. İrfan Sofraları, s. 9. Çev. Süleyman Uludağ, Emel Matbaası, Ankara, 1971.

[4] Buhârî, Rikak 38.