Aziz Mahmud Hüdâyî Dîvânı’ndan Şiir İncelemesi

Bu çalışma Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’ndeki yüksek lisans programı kapsamında verilen Tasavvufi Türk Edebiyatında Zirve Şahsiyetler dersi için Elif Hilâl Doğan tarafından hazırlanmıştır. Çalışmada sırasıyla kelimelerin açılımları, beyitlerin günümüz Türkçesiyle ifâde edilişi ve açıklaması yer almaktadır.

Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün Müstef’ilün

1 Ey gülleri handân edip bülbülleri nâlân eden
Gâh hûb cemâlin gösterip gâh gizleyip pinhân eden

2 Sen Semme vechu’llâh dedin hem Zâhir ü Bâtın adın
Gâh gösterip gâh gizledin aklı odur hayrân eden

3 Etmez senin âşıkların mülk-i Süleymân’a nazar
Ancak cemâlin nûrudur cânlarına dermân eden

4 Kimini saldın Kâ’be’ye kimi eder Arş’ın tavâf
Uşşâka vaslın kıl atâ ey herkese ihsân eden

5 Eyle Hüdâyî’ye atâ cûdunla Hakkânî vücûd
Ey nutfeyi insân edip ey katreyi ummân eden

Azîz Mahmûd Hüdâyî Hz.

1 Ey gülleri handân edip bülbülleri nâlân eden
Gâh hûb cemâlin gösterip gâh gizleyip pinhân eden

Ey gülleri güldürüp şenlendiren, bülbülleri ağlatıp inleten (Allah) / Bazı vakit güzel yüzünü, lütuflarını, rahmetini meydana çıkarıp, bazı vakit ise onu gözlerden saklayan, âşikâr etmeyen (Allah)

Handân: (ﺧﻨﺪﺍﻥ) sıf. (Fars. ḫandіden “gülmek”ten ḫandān) Gülen, şen, neşeli.

Bülbül: (ﺑﻠﺒﻞ) i. (Fars. bulbul) Çok güzel öten, sesinin güzelliğiyle meşhur küçük kuş.

Nâlân: (ﻧﺎﻻﻥ) sıf. (Fars. nālіden “inlemek”ten nālān) İnleyen.

Gâh: ( ﮔﻪ– ﮔﺎﻩ) i. (Fars. gāh geh1. Zaman, vakit. 2. zf. Bâzan, bâzı zaman, kâh

Hûb: (ﺧﻮﺏ) sıf. ve i. (Fars. ḫūb) Güzel

Cemâl: [ince] (ﺟﻤﺎﻝ) i. (Ar. cemāl1. Güzellik. 2. Yüz güzelliği, güzel yüz. 3. din. Allah’ın lutfedici sıfatlarının bütünü ve bu sıfatlarının gereği olarak güzellik ve rahmetle tecellîsi.

Pinhân: (ﭘﻨﻬﺎﻥ) sıf. (Fars. pinhān) Gizli

Beyitin “ey” şeklinde başlayışı, eserin hitabî üslûpla yazıldığını göstermektedir. Burada hitap edilenin, muhatabın ise Cenâb-ı Hâk olduğu anlaşılmaktadır. Edebiyatta gül figürü âşık olunanı yani mâşuku sembolize ederken, bülbül figürü ise âşığı, hasretle, iştiyâkla ve ızdırapla seven tarafı sembolize etmektedir. Gül ve bülbül, mum ile pervâne, Leylâ ve Mecnun gibi farklı semboller, aşktaki seven ve sevilen tarafın özelliklerini dile getirmek için kullanılmaktadır.

Ey, sevilen tarafın neşesini ve güzel gülüşünü ziyâde eyleyip artıran ve böylelikle seven tarafın arzusunu, hasretini daha da coşturarak onu kavuşamamanın acısıyla ağlatıp inleten Allah… Bazen güzelliğinin tecellilerini etrafta rahmet ve lütuflarıyla âşikâr eden ama bazen de onu örterek saklayan, isim ve sıfatlarını gözlerden perdeli kılan Allah…

2 Sen Semme vechu’llâh dedin hem Zâhir ü Bâtın adın
Gâh gösterip gâh gizledin aklı odur hayrân eden

Ey Allah’ım, her nereye dönerseniz bana doğru dönmüş olursunuz, her yerde olan benim, her yerde beni görebilirsiniz diyen sensin. Ancak hem de Zâhir olarak görünen ve Bâtın olarak gizli kalan isimlerine sahipsin. Her yerde olmana rağmen kendini bir gösterip bir gizlemen aklı hayran ediyor, şaşkınlığa uğratıyor.
 

Vech: (ﻭﺟﻪ) i. (Ar. vech1. Yüz, çehre. 2. Tarz, biçim, yol.  3. Sebep, vesîle

Semme Vechu’llah: Bakara Sûresi’nin 115. âyetinde Allah’ın yüzü veya yönü olarak geçen deyiş.

Zâhir: (ﻇﺎﻫﺮ) sıf. ve i. (Ar. ẓuhūr “âşikâr olmak, görünmek”ten ẓāhir1. Meydanda olan, görünen, açık ve belli olan (şey). 2. Bir şeyin görünen tarafı, dış yüzü, dış görünüşü. 3“Varlığı kâinatta tecellîsiyle âşikâr olan, açık olarak görünen” anlamında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır:

Bâtın: (ﺑﺎﻃﻦ) i. (Ar. baṭn “iç taraf, karın” ve buṭūn “gizli olmak”tan bāṭin)
1. İç yüz, dâhil, derûn, zamir. 2. “Görünmeyen, gizli olan” anlamında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır.

Hayrân: (ﺣﻴﺮﺍﻥ) i. (Ar. ḥayre“gözü kamaşmak, şaşırmak”tan ḥayrān “yolunu kaybeden, şaşıran”) 1. Bir kimse veya bir şey karşısında hayranlık duyan, onu çok beğenen, çok takdir eden kimse. 2. eski. Şaşkın, şaşırıp kalmış kimse.  3. (İsim tamlamasının ikinci öğesi olarak) Bir şeyi veya bir kimseyi çok beğenen ve ona büyük bir takdir hissiyle bağlı olan kimse:

Kur’ân-ı Kerîm’de Bakara Sûresi’nin 115. âyetinde geçen “semme vechu’llah” kalıbı, tasavvufî edebiyatta birçok yerde karşımıza çıkmaktadır.

Âyetin tamamı ise şu şekildedir: وَلِلّهِ الْمَشْرِقُ وَالْمَغْرِبُ فَأَيْنَمَا تُوَلُّواْ فَثَمَّ وَجْهُ اللّهِ إِنَّ اللّهَ وَاسِعٌ عَلِيمٌ  (Ve lillâhil meşriku vel magribu fe eynemâ tuvellû fe semme vechullâh innallâhe vâsiun alîm.)

Diyanet Vakfı meâliyle bu âyet-i kerîme, “Doğu da Allah’ındır Batı da. Nereye dönerseniz Allah’ın yüzü (zatı) oradadır. Şüphesiz Allah'(ın rahmeti ve nimeti) geniştir, O her şeyi bilendir.” şeklindedir. Görüldüğü üzere Diyânet Vakfı, “semme vechu’llâh” ifâdesini Allah’ın yüzü (zâtı) olarak nakletmektedir. Elmalılı Hamdi Yazır’ın meâlinde ise bu âyet-i kerime “Bununla beraber, doğu da Allah’ın Batı da! Nerede yönelseniz, orada Allah’a durulacak yön vardır! Şüphe yok ki Allah’ın rahmeti geniştir ve O, her şeyi bilendir.” biçiminde nakledilir. Elmalılı Hamdi Yazır, “semme vechu’llah ifâdesini yön anlamı taşır şekilde kullanmıştır. Vech kelimesine yüklenen anlam çerçevesinde farklı hâllerde düşünülebilen bu ifâde, mutasavvıflarca daha çok “Allah’ın yüzü” yani “Allah’ın isim ve sıfatlarının görüntüsü” olarak kullanılmaktadır.

Sonuç odaklı bakıldığı zaman ister yol, ister yön, ister sebep bildirsin, nihâyetinde varılacak nokta Allah olacaktır. Bu açıdan mutasavvıflar baktıkları her şeyde Allah’ı görmeye, bakılan şeyin hayal olduğunu ancak onun hakikatinin Allah’ın isim ve sıfatları olduğunu bilmeye odaklanmışlardır. Allah’ın bir yüzünün, çehresinin olması veya O’nu görmek tabii ki mümkün değildir.

Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Mûsâ’nın, Allahû Azîmüşşân’ı görmek istemesi ancak Allah’ın “lâ terâni/ beni göremezsin” buyurması bir hadise olarak yer almaktadır. Ancak Allah aynı zamanda Hz. Mûsâ’ya ateş şeklindeki bir ağaçtan göründüğünü de bildirmektedir. Bu açıdan bakıldığında Allah’ın zât-ı ilâhîsinin suretten münezzeh olduğu için görülemeyeceği ancak isim ve sıfatlarının mazharlarda zuhur etmesiyle, tecelli etmesiyle Allah’ın bilinebileceği gerçeği ortaya çıkar.

Allah’ın her şeyden müstağni ve münezzeh olması yönüyle asla görülemeyecek olması “tenzih” kavramını oluştururken, bakılan her şeyde aslında O’nun olması ve O’ndan başka görülen bir şeyin olmaması da “teşbih” kavramını oluşturur. İslâm ise, tenzih ve teşbih arasında tam bir sırât-ı müstâkim üzerinde olmakla “tevhid” kavramını bulmayı ifâde eder. Yani hem Allah’ın asla görülemeyeceğini, her şeyden aşkın ve yüce olduğunu kabul etmek hem de O’ndan başka bir varlık olmaması hasebiyle görülen her şeyde O’nun varlığını izlemek, bu hâli tam bir denge ile sürdürmek, tevhidi sağlar.

İnsan nereye dönse, neye baksa, orada Allah’ın varlığından başka bir şeyle karşılaşamaz ancak Allah’ın hem Zâhir hem de Bâtın ismi olması sebebiyle hem görülüp hem görülememesi durumu ortaya çıkar. Bu hem görülmesi hem de görülememesi arasında O’nun kendini âşikâr edişi ve gizleyişi tavırlarını seyreden insanın aklı hayrete kapılarak hayranlık duyar, âciz kalır, şaşkınlığa kapılır.

İnsan aklı, zıtlıklar üzerine çalışan bir sisteme sahiptir. Zıttı olmayan bir şeyi aklın algılaması mümkün olmaz çünkü o zaman kıyas ve derecelendirme yapamaz. Allah’ın Zâhir ve Bâtın gibi zıt isimlerinin oluşu da O’nun varlığının bilinmesini, O’nun tanınmasını sağlamaktadır. Ancak âşık olan kişide sürekli olarak mâşuku görme, O’nunla birlikte olduğunu bilme, hissetme ihtiyacı vardır. O nedenle Allah’ın Zâhir ismiyle kendini âşikâr etmesi ve Bâtın ismiyle de gizli kalması âşığın aklını hayrete salar. Her baktığında sevgilisini gören ama bir taraftan da tüm görüşüne rağmen yine O’nu tam olarak göremediğini bilen âşık, bu durum karşısında şaşırıp kalır ve hayranlığı git gide büyür.

Hz. Mevlânâ, Divân-ı Kebîr’de şöyle bir ifadede bulunur: “Ey beni kapıda görüp de geriye dönen; sonra da başka taraftan gizlice bana nergis kokulu yüzünü gösteren sevgili! Sen bu tavrınla: Evvelce bir an için gördüğün sevgilinin burada olduğunu anla, demek istiyorsun ve benim bu hâle hayretle bakışıma da, ara sıra şeker gibi gülüyorsun…”

“Sen Semme vechu’llâh dedin hem Zâhir ü Bâtın adın” beyitini  “Ey beni kapıda görüp de geriye dönen; sonra da başka taraftan gizlice bana nergis kokulu yüzünü gösteren sevgili!” ifâdesiyle karşılaştırdığımızda, bu şekilde Allah’a seslenen âşık âdeta şöyle demektedir: Her yerden kendi güzelliğini açan, herkesten farklı bir güzellikle zuhur edip, hepsinden de gizlenen Allah’ım! Seni tek bir yerde bulmak ne mümkün…

“Gâh gösterip gâh gizledin aklı odur hayrân eden” beyitini ise “Sen bu tavrınla: Evvelce bir an için gördüğün sevgilinin burada olduğunu anla, demek istiyorsun ve benim bu hâle hayretle bakışıma da, ara sıra şeker gibi gülüyorsun…” ifâdeleriyle birlikte ele alabiliriz. Latif ve Habîr isimlerine sahip olan Allah, latifliği sebebiyle görülemez. Ancak lütuflarıyla kendini durmadan ihbar eder, burada da ben varım diye kendini göstererek haber verir.

Ezel âleminde ruhları bir araya toplayan Allah “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diyerek kullarına hitapta bulunmuştur. Kullar ise “Belî, evet.” diye karşılık vermiştir. Bu hakikat Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle geçmektedir: “Kıyamet gününde, biz bundan habersizdik demeyesiniz diye Rabbin Âdemoğullarından, onların bellerinden zürriyetlerini çıkardı, onları kendilerine şahit tuttu ve dedi ki: Ben sizin Rabbiniz değil miyim? (Onlar da), Evet (buna) şâhit olduk, dediler.” (A’raf: 172)[1]

İşte evvelce, bir an için görülen sevgili, aslında bu dünyaya gelişimizden itibaren türlü vesilelerle rabliğini ortaya koymakta, kendini âşikâr etmektedir. Ancak tüm vesileler onun insanı terbiye etmek için kullandığı birer araçtır. Önemli olan araçlara takılmadan, amaca, gāyeye, maksud olan Allah’a ulaşabilmektir. Kendini gizlediği zamanlarda da “Evet, sen benim rabbimsin, bu veçheden de seni gördüm.” diyebilmek, O’ndan gayrı bir şey görmemek gerekir.

3 Etmez senin âşıkların mülk-i Süleymân’a nazar
Ancak cemâlin nûrudur cânlarına dermân eden

Ey Allâh’ım, senin âşıkların Hz. Süleyman’ın mülkünü görse, ona bile dönüp bakmaz. Onların cânlarındaki aşk derdinin dermanı sadece senin cemâlînin nurudur. Yani senin isim ve sıfatlarının güzelliği ve rahmetiyle tecelli etmenden başka bir talepleri, bir ihtiyaçları, bir çıkış yolları yoktur.

Mülk-i Süleyman: Hz. Süleyman Peygamber’in mülkü.

Nazar: (ﻧﻈﺮ) i. (Ar. naẓar1. Bakış, bakma, göz atma.  2. Bir şeye şöyle veya böyle düşünerek bakma, onu şöyle veya böyle kabul ederek ele alma, bakış, bakış açısı. 3. Görme, tecrübe ve kıyasa dayanarak düşünme, fikir yürütme.

Cemâl: [ince] (ﺟﻤﺎﻝ) i. (Ar. cemāl1. Güzellik. 2. Yüz güzelliği, güzel yüz. 3. din. Allah’ın lutfedici sıfatlarının bütünü ve bu sıfatlarının gereği olarak güzellik ve rahmetle tecellîsi.

Nûr: (ﻧﻮﺭ) i. (Ar. nūr1. Gözle görülen aydınlık, maddî şeyleri görmeye yarayan ışık, ziyâ. 2. Kalp gözüyle his ve idrak edilen gönül açıcı aydınlık, maddî olmayan hususlarda basîret gözüyle görülen ve gerçeği görmeyi sağlayan mânevî ışık. 3. teşmil. Âlemi aydınlatıcı olduğu için Kur’ân-ı Kerim ve Hz. Muhammed hakkında kullanılmıştır. 4. tasavvuf. Cenâbıhakk’ın bütün mahlûkātı yokluk zulmetinden çıkarıp idrak edilebilecek, hissedilebilecek, görülebilecek duruma getiren ilâhî tecellisi. 5. “Âlemleri, gönülleri, zihinleri aydınlatan” anlamında esmâ-i hüsnâdan (Allah’ın en güzel isimlerinden)dır.

Cân: (ﺟﺎﻥ) i. (Fars. cān1. İnsan ve hayvanların yaşamasını sağlayan ve ölümle bedenden ayrılan madde dışı varlık, ruh. 2. İnsanın kendi varlığı, yaşama, yaşayış, hayat. 3. İnsanın duygularını taşıyan iç âlemi, gönül, iç, yürek. 4. Kişi, kimse, fert. 5. Kuvvet, güç. 6. Sevgili, dost, kardeş. 7. (Bektâşî ve Mevlevîler’de) Tarîkat kardeşi, derviş [Bu anlamda kelime çoğul şekliyle veya tarîkata mensup kimselerin isimlerinin sonuna getirilerek de kullanılır].

Dermân: (ﺩﺭﻣﺎﻥ) i. (Fars. dermān1. İlâç, şifâ, devâ, çâre 2. Çâre, hal yolu, çıkış yolu. 3. Kuvvet, güç, mecal, tâkat:

Kendisinden sonra kimseye nasip olmayacak büyüklükte bir serveti olan Hz. Süleymân, eşi benzeri görülmemiş ve görülmeyecek derecede zenginliğe sahiptir. Rüzgârdan cinlere kadar yaratılmış varlıklar O’nun emrine âmâde olmuştur. Süleyman Peygamber hayvanların da dilinden konuşabilen, yaratılmış her varlığı hâkimiyetinde bulunduran bir peygamberdir. Bunun sebebi O’nun “melîk peygamber” sıfatıyla vasıflanmasıdır.

Hz. Süleyman’ın sarayı öyle muazzam bir ihtişama sahiptir ki, Neml Sûresi’nin 44. âyetinde Saba Melikesi Belkıs’ın bu sarayı görünce yaşadığı şaşkınlığına şu şekilde değinilmiştir:

Ona “köşke gir” denildi. Köşkü görünce onu (zeminini) derin bir su sandı ve eteklerini topladı. Süleyman ona “Bu, (zemini) billurdan döşenmiş bir köşktür” dedi. Belkıs, “Ey Rabbim! Şüphesiz ben nefsime zulmetmiştim. Şimdi ise Süleyman ile birlikte âlemlerin Rabbi olan Allah’a teslim oldum” dedi.[2]

Âyette verilen örnekte, kudretli bir hükümdar olan Belkıs’ın dahi Hz. Süleyman’ın mülkü ve hâkimiyeti karşısında ne denli büyük bir hayret ve haşyete düştüğü görülmektedir. Bu derecede etkileyici olduğu belirtilen ve kulların kayıtsız kalmasının çok zor olduğu anlaşılan Hz. Süleyman’ın mülkü, dünyada bir kula daha nasip olmayacak muhtevaya sahiptir. Böylesi muhteşem bir manzara karşısında yaratılmışların âdetâ nutkunun tutulduğu, acz içinde kaldıkları mâlumdur. Ancak Allah âşıkları öyle kimselerdir ve öyle bir hâle sâhiplerdir ki, karşılarına Hz. Süleyman’ın mülkü çıksa ona bile dönüp bakmayacak, tenezzül etmeyecek durumdadırlar. Çünkü onların canlarında, varlıklarında, Allah aşkının derdi vardır ve onlar bu derdin etkisine kapılmış, diğer tüm etkilerden âzâde olmuşlardır. Onların derdinin dermanı ancak Cenâb-ı Allah’ın cemâlinin nurudur. Yani O’nun isim ve sıfatlarının güzelliği ve rahmetiyle tecellî etmesidir. Allah âşıklarının bundan başka bir talepleri yoktur, başka bir şeye ihtiyaç duymaz ve dönüp bakmaya tenezzül bile etmezler. Onların cânı bu aşk derdiyle bîkarar olmuştur. Aşklarına tākat yetirebilmek için derman aramaktan yani Allah’ın cemâlinin nûruna yönelmekten başka bir şey yapmaya mecâlleri yoktur.

4 Kimini saldın Kâ’be’ye kimi eder Arş’ın tavâf
Uşşâka vaslın kıl atâ ey herkese ihsân eden

Allah’ım, sen kimi kullarını yeryüzündeki Kâ’be’yi tavaf etmeye, kimi kullarını da kendi arşını tavaf etmeye yönlendirdin. Herkese bağışlarda bulunan Allah’ım, âşıklarına da cömertçe bir bağış olarak sana kavuşmayı nasip eyle!

Kâ’be: (ﻛﻌﺒﻪ) i. (Ar. ka‘b “küp, dört köşeli ev”den ka‘be) 1. Bütün müslümanların kıblesi ve ziyâret yeri olan Mekke şehrindeki mukaddes binâ, beytullah

Arş: (ﻋﺮﺵ) i. (Ar. ‘arş) İslâm inancına göre göğün en yüksek katı, âlem tasavvurunda en yüksek nokta. 2. tasavvuf. Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî ettiği, tahtının bulunduğu en yüksek gök katı [Taht maddî olarak düşünülemez, İslâmiyet’te Allah mekândan münezzehdir. Maksat Cenâbıhakk’ın saltanatının tecellîsini ifâdedir. Tasavvuf anlayışında insanın gönlü de arş yâni tecellî yeridir].

Tavaf: (ﻃﻮﺍﻒ) i. (Ar. ṭavāf) Kutsal sayıp etrâfını dolaşma, ziyâret etme.

Uşşâk: (ﻋﺸّﺎﻕ) i. (Ar. ‘āşıḳ’ın çoğul şekli ‘uşşāḳ) Âşıklar.

Vasl: (ﻭﺻﻞ) i. (Ar. vaṣl1. Ulaşma, birleşme. 2. Sevdiğine kavuşma, vuslat

Atâ: (ﻋﻄﺎﺀ) i. (Ar. ‘aṭā’1. Cömertçe verme, ihsan, bağış. 2. Bağışlama, af.

İhsân: (ﺍﺣﺴﺎﻥ) i. (Ar. ḥusn “güzel olmak”tan iḥsān1. Bağışlama, bağışta bulunma.

İslâm’la müşerref olan kullar için farz ibadetlerden biri de Hacca gitmek, Kâ’be’yi tavâf etmektir. Kâ’be, “beytullah” yani Allah’ın evi olarak adlandırılır ve onu tavaf etme ibadeti insana çok büyük bir mânevî haz verir. İbadetlerimiz bizim kulluk görevlerimizdir. Ancak bu görevlerin asıl amacı, insanın huzur duymasını, mutlu olmasını ve Allah’a kulluğu zevkle yapabilmesini sağlamaktır. Allah’a kulluk edebilmenin zevkini yaşayan, huzurlu ve mutlu olan insan, ibâdetin mânâsını bulabilmiş demektir. Kişi bu şekilde ibâdeti zevk hâline getirince artık onun için ibadetin mâddî unsurları yani yer ve zaman sınırları da yavaş yavaş ortadan kalkmaya başlayacaktır.

Kâ’be’miz de taşlardan, dört duvardan oluşmuş bir yapı olmasına rağmen hâiz olduğu mânâlar hasebiyle aslında taş ve dört duvardan oluşan bir yapı olarak görülmez. Kâ’be’yi insân-ı kâmilin gönlü veya Hz. Peygamber’in mânâsının tecellî yeri olarak görmek ve bu mânânın etrafında dönerek onu yedi derecede idrâk etmeye çalışmak esastır. Tavaf sayısının yedi olması, insan nefsinin yedi makāmdaki idrak süreci olarak da düşünülebilir. Ancak ibadetin zevk boyutuna geçildiğinde az önce belirttiğimiz maddî düzleme âit yer ve zaman sınırlarından da ârî olma ihtiyacı doğar. İşte o zaman “kimi eder arş’ın tavaf” beyitindeki durum ortaya çıkar. İslâm inancına göre göğün en yüksek katı, bir kulun erişebileceği en ileri nokta olan arş, Allah’ın kudret ve saltanatının tecellî ettiği en yüksek gök katıdır.

Kâ’be’yi ve arş’ı tavaf etmek son derece mukaddes hâller olsa da tavaf eyleminde bir şeyin başka bir şey etrafında dönüp dolaşması söz konusudur. Bu durumdan hareketle, tavafta bir “ikilik hâlinin” olduğu görülmektedir. Âşıklar bu ikiliği de nihâyetinde kendileri için aşılması gereken bir engel olarak görürler. Onların tüm derdi mâşukuna, rabbine kavuşmaktır. Âşığın tavaflarla zirveye çıkan aşkı artık vuslata erişmek, sevgilisine kavuşup O’nda yok olmak arzusunu körüklemektedir. O zaman da âşık, herkese türlü türlü bağışlarda bulunan Allah’a yakararak, O’na kavuşma iştiyâkını dile getirir, Allah’tan cömertçe bir bağış olarak kendi vuslatını vermesini talep eder.

5 Eyle Hüdâyî’ye atâ cûdunla Hakkânî vücûd
Ey nutfeyi insân edip ey katreyi ummân eden

(Ey Allah’ım!) Sen insanların ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden ihsanda bulunan olarak yüce cömertliğinle bana (Hüdâyî’ye) kendi katından bir varlık, bir oluş lütfeyle… Sen bir damla meniyi insân hâline getiren, bir damlayı okyanusa kavuşturarak onu okyanus edensin…

Atâ: (ﻋﻄﺎﺀ) i. (Ar. ‘aṭā’1. Cömertçe verme, ihsan, bağış. 2. Bağışlama, af.

Cûd:
(ﺟﻮﺩ) i. (Ar. cūd) İnsanlara ihtiyaçlarını bildirmelerine meydan vermeden lutufta, ihsanda bulunma, el açıklığı, cömertlik.

Hakkâni: (ﺣﻘّﺎﻧﻰ) sıf. (Ar. ḥaḳḳ ḥaḳḳān’dan nispet eki -і ile ḥaḳḳānі) Hak’la ilgili, Hak Taâlâ’ya mensup

Vücud: Var olma, bulunma.

Nutfe:
(ﻧﻄﻔﻪ) i. (Ar. nuṭfe) Menî, bel.

İnsân:
(ﺍﻧﺴﺎﻥ) i. (Ar. uns “ünsiyet etmek, alışmak”tan insān1. İki ayaklı, iki elli, aklı ve konuşma yeteneği olan memeli canlı. 2. Bu türden olan canlı, birey, fert. 3. i. ve sıf. Ahlâkı ve huyu üstün nitelikli, insâniyetli, değerli, ahlâklı, fazîletli kimse. 4. Herhangi bir kişiyi ifâde etmek için zamir gibi kullanılır. 5. tasavvuf. Yaratılmışlar arasından en güzel sûrette ve en son yaratılan, Allah’ın sıfat ve isimlerine mazhar olan, kendi yaratıcısını bilen veya inkâr edebilen, yaptıklarından sorumlu canlı.

Katre: (ﻗﻄﺮﻩ) i. (Ar. ḳaṭre) Damla.

Ummân: (ﻋﻤّﺎﻥ) i. (Ar. ‘ummān) Çok büyük engin deniz, okyanus.

 

Vuslatı talep eden âşık, vuslatta mâşukuna kavuşunca canını vererek (ölmeden evvel ölerek) fenâ bulur. Âşığın fenâ yani ölmeden önce ölme hâlini yaşayarak mâşukunda yok olmasıyla da Hak’ta dirilişi başlar. Artık o, yalnız Hakk’ın varlık göstereceği yeni bir can taşımaya başlayacaktır. Kendisinde sevgiliden başka hiçbir şey kalmamış olacaktır.

Edebiyâtımızda bu hâlin anlaşılması için Leylâ ve Mecnun’a atfedilen küçük hikâyeler de anlatılmaktadır. Mecnûn’un hâline çok üzülen bazı kimseler, bir gün artık onu sevdiğine kavuşturmaya karar verir. Gidip Leylâ’yı bulur, tutar, Mecnûn’a getirirler. Mecnûn’a, “Artık derdin bitsin, bak işte sana Leylâ’yı getirdik, kavuştunuz.” derler. Mecnûn ise bu manzaraya aldırış etmeksizin “Benden başka Leylâ mı var? Ben baştan aşağı Leylâ kesildim.” diye cevap verir. O sevdiğini kendi dışında bırakmamış, kendisi de sevdiğinin dışında kalmamıştır. Sevdiğini içinde bulan, O’na karışarak kendi varlığını ortadan kaldıran, kendinde sevdiğinin varlığından başka bir şey bırakmayan Mecnûn, Allah aşkıyla kendi varlığını yok eden kişiyi remzetmektedir.

Bir hadis-i kudsîde Allahû Azîmüşşân, “Beni talep eden, Beni arayan Beni bulur. Beni bulan Beni sevmeye başlar. Beni seven Bana âşık olur. Bana âşık olan Beni bilir, Beni bilen Beni sever. Her kim ki Beni  severse, Bana âşık olursa Ben de ona âşık olurum. Ben kime âşık olursam onu öldürürüm. Ben kimi öldürürsem de diyetini ödemem benim üzerime farzdır. Ben kimin diyetini ödeyeceksem onun diyeti de bizzat Benim” buyurmaktadır. [3]

Hadis-i kudsîden anlaşıldığı gibi, âşığın aşkı onun mâşukunda yok olmasıyla neticelenir. Kendi varlık vehminden kurtularak fenâ bulân, Allah’ın bekâsıyla karşılaşır. Âşık, mâşukunda fenâ bulduğu zaman, mâşuk olan Allah onun diyeti olarak Kendini vermektedir. Yani ölmeden önce ölen, can veren kişi, Allah tarafından ilâhî bir bağışla yeniden diriltilmekte, bu sefer Hakkânî bir vücûda sahip olarak yalnızca mâşukundan ibâret kalmaktadır.

Âşık canını fedâ ederek, kendisinde sadece Hakk’ın tecellî ettiği bir Hakkânî vücûda sahip olma iştiyâkı içindedir. Böylece bir nutfeyken insanlık makāmına yükselen kişi, aşkı sâyesinde insanlık makāmından da Hakkânî Vücûd makāmına sefer eyleyebilecektir. Kişinin bu âleme doğuşunda nutfe olarak başladığı macerası, sonunda onun tekrar ummân’a karışıp ummân olmasıyla nihâyete erecektir.

Kur’ân-ı Kerîm’de “nutfe”nin geçtiği başlıca âyet-i kerîmeler ise şöyledir:

“Bir nutfeden yarattı da ona şekil verdi.” (Abese: 19)

“İnsanı nutfeden (bir damla sudan) yarattı. Böyle iken bakarsın ki o, Rabbine açık bir hasım kesilmiştir.” (Hicr: 4)

“Gerçek şu ki, biz insanı katışık bir nutfeden (erkek ve kadının dölünden) yarattık; onu imtihan edelim diye, kendisini işitir ve görür kıldık.” (İnsan: 2)

“İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı sanır! O, akıtılan meninin içinden bir nutfe değil miydi? Sonra bu, alaka olmuş, derken Allah onu (insan biçiminde) yaratıp şekillendirmişti. Ondan da iki eşi, yani erkek ve dişiyi var etmişti. Peki (bunları yapan) Allah’ın, ölüleri tekrar diriltmeye gücü yetmez mi?” (Kıyamet: 36-40)

“And olsun biz insanı, çamurdan bir özden yarattık. Sonra onu sağlam bir karargâhta nutfe haline getirdik. Sonra nutfeyi alaka (aşılanmış yumurta) yaptık. Peşinden, alakayı, bir parçacık et haline soktuk; bu bir parçacık eti kemiklere (iskelete) çevirdik; bu kemikleri etle kapladık. Sonra onu başka bir yaratışla insan haline getirdik. Yapıp-yaratanların en güzeli olan Allah pek yücedir. Sonra, muhakkak ki siz, bunun ardından elbet öleceksiniz. Sonra da şüphesiz, sizler kıyamet gününde tekrar diriltileceksiniz. And olsun biz, sizin üstünüzde yedi yol yarattık. Biz yaratmaktan habersiz değiliz.” (Mü’minun: 12-16)

“Ey insanlar! Eğer yeniden dirilmekten şüphede iseniz, şunu bilin ki, biz sizi topraktan, sonra nutfeden, sonra alakadan (aşılanmış yumurtadan), sonra uzuvları (önce) belirsiz, (sonra) belirlenmiş canlı et parçasından (uzuvları zamanla oluşan ceninden) yarattık ki size (kudretimizi) gösterelim. Ve dilediğimizi, belirlenmiş bir süreye kadar rahimlerde bekletiriz; sonra sizi bir bebek olarak dışarı çıkarırız. Sonra güçlü çağınıza ulaşmanız için (sizi büyütürüz). İçinizden kimi vefat eder; yine içinizden kimi de ömrün en verimsiz çağına kadar götürülür; ta ki bilen bir kimse olduktan sonra bir şey bilmez hale gelsin. Sen, yeryüzünü de kupkuru ve ölü bir halde görürsün; fakat biz, üzerine yağmur indirdiğimizde o, kıpırdanır, kabarır ve her çeşitten (veya çiftten) iç açıcı bitkiler verir.” (Hac: 5)

“Karşılıklı konuşan arkadaşı ona: «Sen, dedi, seni topraktan, sonra nutfeden (spermadan) yaratan, daha sonra seni bir adam biçimine sokan Allah’ı inkâr mı ettin?” (Kehf: 37)

Bir bebeğin anne karnındaki gelişim süreci âyetlerde açıkça anlatılmış, bir insanın zuhur edişi adım adım zikredilmiştir. Âyetlerde görüldüğü üzere başlangıcı bir nutfe olan insanın oluşumunda akıl almaz bir süreç işlemektedir. Bu süreç bugünün ilmi ve teknolojisiyle bile hayretle karşılanan, mucizevî bir yapıya sahiptir. Allah için ise hiçbir zorluk yoktur… O, bir damla nutfeden maddî tekâmül ile insan bedenini oluşturduğu gibi yine o insanı mânevî tekâmül ile tekrar bir noktacık damla hâline getirebilmektedir. O damlaya da sonra koca bir okyanusu sığdırabilmekte, onu engin bir okyanusa çevirebilmektedir. Bu minvâlde Niyâzî-i Mısrî Hazretleri bir beyitinde “Ey Niyâzî katremiz deryâya saldık biz bugün / Katre nice anlasın ummân olan anlar bizi.” ifâdelerini kullanmıştır.

[1] http://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/araf-suresi-7/ayet-171/diyanet-vakfi-meali-4

[2] http://kuran.diyanet.gov.tr/mushaf/kuran-meal-2/neml-suresi-27/ayet-44/diyanet-vakfi-meali-4

[3] http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=30