Niyâzî-i Mısrî Dîvânı’ndan Şiir İncelemesi-1

Bu çalışma Üsküdar Üniversitesi Tasavvuf Araştırmaları Enstitüsü’ndeki yüksek lisans programı kapsamında verilen Tasavvuf Edebiyatı ve Metin Tahlilleri dersi için Elif Hilâl Doğan tarafından hazırlanmıştır. Çalışmada sırasıyla kelimelerin açılımları, beyitlerin günümüz Türkçesiyle ifâde edilişi ve açıklaması yer almaktadır.

1 Ey derde dermân isteyen yetmez mi derd dermân sana
Ey râhat‐ı cân isteyen kurbân olandur cân sana

2 Yağmâ iderseñ varlığın gider göñülden darlığın
Mahv eyle sen ağyârlığın yâr olısar mihmân sana

3 Sermâye bu yolda heman teslîm olur buna inan
Sıdk ile Allâh’a dayan etmez mi gör ihsân sana

4 Tevhide tapşur özünü kimseye açma râzını
Şeyh izine tut yüzünü Şeyhin yeter bürhân sana

5 İven kişi yol alamaz maksûdunu tîz bulamaz
Bekle maârif kapusun yüz göstere irfân sana

6 Dünyâ ile ukbâyı ko ûlâ ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdâyı ko matlab yeter Sübhân sana

7Candan talep kıl yârini ver canı bul didârını
Yok eyle kendi vârını kim var ola cânan sana

8Çürüklerin hep sağ olur zehrin kamû bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur cümle cihân bostân sana

9Kulluğa bel bağlar isen şâm‐u seher ağlar isen
Sular gibi çağlar isen tiz bulunur ummân sana

10Yüzün Niyâzi eyle hâk derd ile kıl bağrını çâk
Kalbin sarâyın eyle pâk şâyet gele Sultân sana

 

(Çalışmamızda şiirin tamamından seçilen yukarıdaki 10 beyit ele alınmıştır.)

 

1 Ey derde dermân isteyen yetmez mi derd dermân sana
Ey râhat‐ı cân isteyen kurbân olandur cân sana

Ey ızdırabına, üzüntüsüne çâre erişmesini uman! Duyduğun acı sana şifâ olarak yetmez mi ki? Ey canının rahata ermesini dileyen! Sana cân olacak ancak kurbân ettiğindir!

Dert: (ﺩﺭﺩ) i. (Fars. derd1. İnsana ıztırap veren her türlü hal, sıkıntı, zorluk, üzüntü.

Derman: (ﺩﺭﻣﺎﻥ) i. (Fars. dermān1. İlâç, şifâ, devâ, çâre. 2. Çâre, hal yolu, çıkış yolu. 3. Kuvvet, güç, mecal, tâkat.

Rahat: (ﺭﺍﺣﺖ) i. (Ar. rāḥat1. Üzüntüsüz ve sıkıntısız olma durumu, huzur. 2. Sıkıntı vermeyen, dinlendiren, yorgunluk ve tedirginlik vermeyen. 3. Üzüntüsü, sıkıntısı, ıztırâbı olmayan. 4. Telâşa kapılmayan, geniş ve gamsız, olanlara aldırmayan.

Kurban: (ﻗﺮﺑﺎﻥ) i. (Ar. ḳurbān “yakın olmak”tan) 1. Allah yolunda kesilen koyun, dana, deve vb. hayvan. 2. mec. Bir amaç uğruna kendini fedâ eden veya fedâ edilen kimse

Can: (ﺟﺎﻥ) i. (Fars. cān1. İnsan ve hayvanların yaşamasını sağlayan ve ölümle bedenden ayrılan madde dışı varlık, ruh. 2. İnsanın kendi varlığı, yaşama, yaşayış, hayat. 3. İnsanın duygularını taşıyan iç âlemi, gönül, iç, yürek. 4. Kişi, kimse, fert.

İnsanın tekâmül edebilmesi, karşılaştığı zorluklarla mücadele edebilmesine bağlıdır. Sıkıntı ve mücadele olmadıkça tekâmül de olamaz. Dünya bir tekâmül yurdu olduğu için peygamber efendimiz “lâ rahate fiddünya” yani dünyada rahat yoktur buyurmuşlardır. Ezel âleminde “Ben sizin rabbiniz değil miyim?” diyerek bize hitapta bulunan Cenâb-ı Allah, bu dünyada bizlere rab sıfatıyla her an aynı soruyu yinelemektedir. Ancak oradayken “Belî, evet sen bizim rabbimizsin.” diyen kullar, bu âleme gelince verdikleri sözü unutarak hadiseler karşısında rablerinin onları terbiye ettiği bilincinden uzaklaşabilmektedirler. O hâli yeniden sağlayabilmek için ise insanın dertlerini, sıkıntılarını bir nimet ve fırsat olarak görmesi, bir belâyla karşılaştığı zaman “Belî, bunun ardında rabbim sen varsın, bu vesileyle beni kendine çekiyorsun.” demesi gerekir. İşte insanın varoluşsal derdinin dermanı, derdin kendisidir.

Tasavvufun tāriflerinden biri de “Sıkıntı ve belâ anında kalpte huzur duymaktır.” şeklindedir. Bu tarifin birçok anlamından bir tanesi, insanın bir derde düştüğü zaman o derdin arkasında da Allah’ın olduğunu ve kişiyi o sayede kendine çektiğini bilmesiyle ilgilidir. Olaylara bu açıdan bakan insan, Allah’a yaklaşmak için canının rahatlığından vazgeçip, nefsini kurban ederek gerçek cana ve gerçek huzura, rahatlığa ulaşabileceğini bilir. Eğer acı, sıkıntı, dert yoksa, nefsini kurban etmek için bir gayret yoksa, işte asıl dert odur. Dert gibi görünen şeyler ise Cenâb-ı Hakk’ın kulunu kendine çekmek için organize ettiği vesilelerdir. Eğer insanın derdi, tasası yoksa, her şey istediği gibiyse, Allah’la irtibat kurmak için bir mücadele, bir gayret içinde değilse, o insanın tekâmülünde, Allah’ı idrak zevkinde belirgin eksiklikler olacaktır. İnsanın derdi, Allah’la irtibat kurmak ve yakınlık sağlamak için aynı zamanda onun en güzel dermanıdır.

Her şey gelip geçicidir. Bâkî olan yalnız Allah’tır. Kişiler de dünya gibi yoklukla hükümlüdür. İnsanlar doğar, büyür, bir süre yaşar sonra ölür ve asırlar sonra artık adları bile anılmayan, hatırlanmayan bir hâle gelirler. İbn-i Arabî Hazretleri bir şeyin varlığını iddia edebilmek için onun başına ve sonuna bakmak gerekir der. İnsana der ki, dünyaya gelişin ne zaman, ondan önce neredeydin, yoktun… Dünyada bir süre durduktan sonra ölecek, gideceksin, yine yok olacaksın… O hâlde iki yokluğun arasında bir süreliğine var görünen şeye vardır denmez, diye çıkarımda bulunur. İnsanın gerçekten var olabilmesi için hayvanî vasıflarla kayıtlı nefsinden ölüp, gerçek bir hayata, gerçek bir cana kavuşması gerekir. Yunus Emre Hazretleri’nin “Ölen hayvan imiş, âşıklar ölmez.” sözü de bu hususa işaret etmektedir. İnsan eğer nefsini Allah’a kurban etme zevkini yaşarsa, Allah ona ebedî bir cân bağışlayarak idrâkini devamlı kılar. İşte asıl rahatlık, asıl huzur, asıl hayat bu şekilde elde edilebilir. Bunun dışında herhangi bir hayatın, rahatlığın ve huzurun elde edilmesi mümkün değildir. Mutluluk sanılanların tümü ise gelip geçicidir, bir süreliğine varmış gibi görünen ama aslında kaybolup gidecek şeylerdir.

İnsanın asıl derdi ise dünya dertleri veya ahiret kaygıları da değildir. İnsanın asıl derdi, Allah aşkıyla pâre pâre olan gönlünün vuslat derdidir. Allah âşığı, birlik âleminde Allah’ta bulunduğu hâline geri dönmek, O’na kavuşmak için büyük iştiyak içindedir. O’na henüz kavuşamamış olmanın derdi, acısı ile yüreği her an dağlanmaktadır. Allah’tan ayrılarak dünyaya gelen insanın varlığı, vücudu ikilik oluşturduğu için ona acı verir. Ancak Yunus Emre Hazretleri’nin “O ne küfür ki îmândan içerû” deyişindeki gibi, vücut ikiliği, vücut küfrü olmasa insanın Allah’a şâhit olma, O’nu müşahede etme, O’na âşık olma hâlleri de olamayacaktır.  Onun için bu ayrılık derdi, vuslat için yegâne devâdır, yegâne çâredir.

Hz. Mevlânâ’nın insanın ruhlar âleminden dünyaya inişini tasvir etmek için kullandığı testi hikâyesi bu konuyla birlikte şöylece düşünülebilir: Biz o vahdet deryasının içinde, aynı suyduk. Yani birlik âleminin içinde fark olmaksızın hepimiz Allah’taydık. Sonra Allah bu suları testilere koyup koyup dünyaya indirdi. Yani Allah’ın isim ve sıfatları olarak ayrıştık ve testi gibi olan bedenlere girerek dünyaya geldik, zaman ve mekân gibi maddî unsurlarla kayıtlandık. Bu durumda testinin içinde kapalı kalan su zamanla bozulur, kokar. Onun için suyun akıp tekrar deryâya kavuşması gerektir. Bunu sağlamak da ancak varlık testisinin yokluk taşıyla kırılması ile mümkün olacaktır. Bedenin, vücudun hükmü ortadan kalkıp yokluk hâli elde edilince, mânâmız olan o su tekrar akarak deryayla bütünleşecektir.

Hz. Mevlânâ kendisine “Mâdem tekrar o su akıp deryaya kavuşacaktı, neden testinin içine kondu da bunca zahmetlere dûçar oldu?” diye soranlara ise şu cevabı verir. Çünkü o deryanın içindeyken su, deryayı göremez, idrâk edemez. Deryâyı bilmesi için testinin içine girip biraz uzaklaşması, uzaktan bakıp şâhit olması, âşık olması ve sonunda tekrar O’na kavuşması lâzımdır. Bütün bu zahmetler, dertler, sıkıntılar işte o idrak zevkini elde edebilmek için bir fırsat, bir lütuftur, dermânın kendisidir.

Testi kırıldıktan sonra deryaya kavuşan su ise zâhiren var görünen canını feda etmesiyle, ölü ve kısıtlayıcı olan tarafından kurtulur, deryaya kavuşunca idrâk zevkini hâsıl etmiş hâlde esas cânına kavuşur. İşte kurbanlık, kurbiyet, yakınlık için önce ikiliğin, sonra ise fedânın olması gerekmiştir. Nihâyetinde bekânın bulunması ile can huzurunun elde edilmesi ancak bu şekilde gerçekleşebilecektir.


2 Yağmâ iderseñ varlığın gider göñülden darlığın
Mahv eyle sen ağyârlığın yâr olısar mihmân sana

Benliğinden vazgeçersen, nefsini gözden çıkarıp bırakıverirsen, gönlündeki sıkıntılar geçer. Yabancılığını, ayrı-gayrılık duygunu yok edersen, sevgili olan Allah o zaman senin gönlünde misafir olur, gönlüne sefer eyler.  

 

Yağma: mec. Alınması, ele geçirilmesi serbest bırakılan, gözden çıkarılan şey.

Mahv: (ﻣﺤﻮ) sıf. (Ar. maḥv1. Yok etme, varlığına son verme. 2. Yok olma, harap olma. 3. tasavvuf. Kulun beşerî zaaflardan kurtulup bütün iş ve davranışlarında Allah’ın küllî irâdesine teslim olması durumu:

Ağyar: (ﺍﻏﻴﺎﺭ) i. (Ar. ġayr “başka, diğer; başkası”nın çoğul şekli aġyār1. Gayrılar, başkaları.
2. Yabancılar, tanıdık olmayanlar. 3. tasavvuf. (Allah’a nispetle) Yaratılmışlar, mahlûkat, mâsivâ.

Yâr: (ﻳﺎﺭ) i. (Fars. yār1. Sevgili. 2. Dost

Mihmân: (ﻣﻬﻤﺎﻥ) i. (Fars. mihmān) Misâfir, konuk.

Gönül, insanın Allah’ı müşahede etmesi için var olan bir uzvudur. İnsanın gönlü, Allah’ın tecellî yeri olmakla vasıflıdır. Gönüle mâsivâdan bir kıl bile düşse o gönül darlık çeker, eziyete uğrar. Çünkü varoluşsal amacına uygun hareket edilmemesi, ona zulüm olur. Bu zulüm, insanın kendi kendine yaptığı bir zulümdür, Allah kullarına katiyen zulmetmez. Kendisine zulmederek haddi aşan kullarına da daima yardım eder, onlara türlü vesilelerle el uzatır… Hazret-i Mûsâ’nın bir gün Allah’a “Allah’ım seni çok seviyorum.” demesiyle Allah’ın da O’na “Yâ Mûsâ! Sen de ben diyorsun, ben de ben diyorum. Ben seni o kadar seviyorum ki senin için yok olmayı isterdim ancak Ben ezelî ve ebedî Hayy olanım, yok olamam. Onun için sen bana yok olarak gel!” buyurduğu anlatılır. Buradan hareketle, insanın âşık olduğu Allah’ına karşı ayrı-gayrılıkta, ikilikte, yabancılıkta bulunmaması, kendi varlığını yok ederek gönlünü onun sarayı, onun tecellîgâhı hâline getirmesi gerekir.


3 Ser-mâye bu yolda heman teslîm olur buna inan
Sıdk ile Allâh’a dayan etmez mi gör ihsân sana

İnan ki ihtiyacın olan şeyler hiç vakit geçirilmeden sana verilir. Zaten bu yoldaki en önemli unsur ancak teslimiyettir. Doğrulukla, gönülden ve riyâsız hâlde Allah’a güvenir O’na bağlanırsan, O’nun sana nasıl da lütuflar saçtığını görürsün.

Ser-mâye: (ﺳﺮﻣﺎﻳﻪ) i. (Fars. ser “baş” ve māye “para, mal” ile ser-māye1. teşmil. Servet, varlık. 2. Gerekli malzeme.

Heman: (ﻫﻤﺎﻥ) zf. (Fars. hemān) Hemen kelimesinin eski metinlerde geçen asıl şekli. 1. Derhal, çabucak, hiç vakit geçirmeden. 
Sıdk:
(ﺻﺪﻕ) i. (Ar. ṣidḳ1. Doğruluk, gerçeklik. 2. Her türlü kötülükten arınmış olma, saflık, temizlik, hâlislik. 3. İçten, yürekten bağlanma, bağlılık, sadâkat. 4. tasavvuf. Allah’a gönülden bağlanıp yalan, gösteriş, maddî mânevî çıkar hesâbı vb. kötülüklerden uzaklaşarak her gördüğünü hak bilip ona göre davranma, olduğu gibi görünme veya göründüğü gibi olma durumu.

Dayanmak: dönüşlü f. (Eski Türk. tayan-mak < taya-mak(-e)  1. Kendini dayamak, vücûdunu bir yere yaslamak, abanmak. 2. (Birinden, bir şeyden) Güç ve kuvvet almak, ona güvenmek, istinat etmek. 3. Bir şeyin üzerine kurulmuş olmak, temel teşkil edecek bir şey üzerine oturmak, ona bağlı olmak, istinat etmek:

İhsan: (ﺍﺣﺴﺎﻥ) i. (Ar. ḥusn “güzel olmak”tan iḥsān1. Bağışlama, bağışta bulunma, 2. Bağışlanan şey, bahşiş, atiye. 3. Lutuf, kerem, iyilik. 4. tasavvuf. Allah’a O’nu görüyormuş gibi ve O’nun huzûrunda olmanın şuûrunda olarak ibâdet etme.

İnsanı yaratan Allah, onun neye ihtiyacının olduğunu en iyi bilendir. Bu hakikat Hakk’ın kelâmı olan Kur’ân-ı Kerîm’de “Sözünüzü ister gizleyin, ister açığa vurun; bilin ki O, kalplerin içindekini bilmektedir. Hiç yaratan bilmez mi? O, en ince işleri görüp bilmektedir ve her şeyden haberdardır.” (Mülk: 13-14) âyet-i kerimesiyle sâbittir. Bir diğer âyette ise insanın ne istediğini bilmeyişi “İnsan hayrı istediği kadar şerri de ister. İnsan pek acelecidir!” (İsra: 11) ifâdesiyle vurgulanmıştır. Onun için insanın en önemli sermayesi, Allah’a güvenmesi, O’ndan emin olması ve teslimiyet göstermesidir. İnsan bilmelidir ki bütün yaşadıkları Allah’tandır, Allah aynı zamanda hepsine şâhittir. İnsan kendisine neyin fayda neyin zarar getireceğini dahi bilmezken, Allah kulunu görüp gözetmekte, ona ne lâzımsa onu vermekte veya insan ne kadar çok istese de, kendisine zararlı olacak şeyi kuluna vermemekte, ona mânî olmaktadır.

İnsanın Allah’a teslimiyetindeki sadâkati, sâbitliği ise ona lütuf kapılarını ardına kadar açan temel etkendir. Ki zâten Allah’a teslîmiyet gösteren ve sâdık kalan insan görür ki, Allah ne yapıyor veya ne yapmıyorsa hepsi hayırdır. Allah ne murad ettiyse, o şey olabilecek en iyi şeydir. İnsan bir şeyde ısrarcı olmayıp kendini aradan çekerse, artık o noktada işi Allah devralır ve en hayırlı şekilde nihâyete erdirir. Kişi, yaşadığı tüm zorluklarda Allah’a sâdık kalarak teslimiyetini korumalı, O’nun lütuf kapısında dilenci gibi beklemelidir. O zaman merhametine, sevgisine târif ve hudud olmayan Cenâb-ı Hak ona lâzım olan her şeyi cömertçe bağışlayacaktır.

Cenâb-ı Hakk’ın ihsânı, lütfu, bağışlaması o kadar geniştir ki, bir hadis-i kutside Allah, “Beni talep eden, Beni arayan Beni bulur. Beni bulan Beni sevmeye başlar. Beni seven Bana âşık olur. Bana âşık olan Beni bilir, Beni bilen Beni sever. Her kim ki Beni  severse, Bana âşık olursa Ben de ona âşık olurum. Ben kime âşık olursam onu öldürürüm. Ben kimi öldürürsem de diyetini ödemem benim üzerime farzdır. Ben kimin diyetini ödeyeceksem onun diyeti de bizzat Benim.” buyurarak sevdiğine kendisini verdiğini bildirmektedir. [1]


4 Tevhide tapşur özünü kimseye açma râzını
Şeyh izine tut yüzünü şeyhin yeter bürhân sana

Özünü, kendini tevhide ver, gönlündeki sırrını ise kimseye açma. Yüzünü mürşidinin izine çevir ki mürşidin sana delil olarak her şeyi sunacaktır.

Tevhid: (ﺗﻮﺣﻴﺪ) i. (Ar. vaḥde“bir olmak”tan tevḥіd1. Birkaç şeyi bir araya getirip bir yapma, birleştirme. 2. Allah’ın birliğine inanma, bir ve tek olduğunu kabul edip söyleme. 3. Bir sayma, bir olarak bakma, birliğe inanma.

Tapşurmak: Emânet etmek, teslim etmek, vermek, yöneltmek, ulaştırmak.

Râz: (ﺭﺍﺯ) i. (Fars. rāz) Gizlenen şey, sır.

Bürhân: (ﺑﺮﻫﺎﻥ) i. (Ar. burhān1. Kanıt, delil, hüccet, beyyine

Kendini Allah’ın birliğine yönelterek tevhid ilmine erişen kişinin gönlünde müşahede ve mükaşefe nurlarının parıltıları belirmeye başlar. Bu nurların aydınlığında, kişinin gönlündeki Allah’ın sırrı açığa çıkar. Aynanın ayna olmasını sağlayan şeyin sır olması gibi, kişinin insan olmasını sağlayan şey de onun gönlündeki Allah’ın sırrıdır. Bu sır gönülde ortaya çıktığı zaman artık o kişi Allah’ın isim ve sıfatlarını doğru yansıtıcı bir ayna hâline gelir. Ancak bu kul, müşahede ve mükaşefeleri ile elde ettiği bilgileri kendinde tutmalı, ehli olmayanlarla paylaşmamalı, açmamalıdır. Allah’ın onun kalbindeki sırrını da yine örtmeli ve kendini ifşa etmemelidir. Kişi, cemü’l cem mertebesinde dahi olsa, yani fena bulup ölmeden evvel ölmüş ve Hakk’a kavuşarak, Hakk’la hareket eder durumda hizmet için bekâ ile geri dönmüş dahi olsa, yine de kesin ve kesinlikle mürşidini bırakmaması, ondan ayrılmaması gerekmektedir. Çünkü kişiyi orada tutan mürşidinden kendine tecellî eden Allah ilmi çekilirse, onun gönlündeki sırrının artık bir hükmü kalmaz. Güvenilir kanıt, güvenilir bilgi için insana mürşidi yetişir, o yeter. O yüzden kişi hangi makamda, hangi mertebede olursa olsun, yüzünü mürşidinden yani mürşid mazharında tecellî eden rabbinin ilminden ayırmamalı, o delilden bir an olsun yüz çevirmeyerek, mürşidinin yolunda, onun izinde sâbit kadem olmalıdır.


5 İven kişi yol alamaz maksûdını tîz bulamaz
Bekle ma’ârif kapusın yüz göstere irfân sana

Acele eden kişi ilerleme kaydedemez, gayesini daha çabuk bulması da mümkün olmaz. İrfana kavuşabilmek için marifetler kapısında beklemek gerekir.

İvmek: geçişsiz f. (Eski Türk. év-mekE. T. Türk. ve halk ağzı. Acele etmek, koşmak, çabuk davranmak, şitap etmek

Maksûd: (ﻣﻘﺼﻮﺩ) sıf. (Ar. ḳaṣd “yönelmek, niyet etmek”ten maḳṣūd1. Söylenilmek, belirtilmek istenilen, kastedilen. 2. i. İstenilen şey, amaç, gāye, maksat:

Tîz: (ﺗﻴﺰ) sıf. (Fars. tіz) Çabuk, seri, tez.

Ma’ârif: (ﻣﻌﺎﺭﻒ) i. (Ar. ma‘rifetin çoğul şekli me‘ārif1. İlim ve tekniğin öğrenilmesiyle elde edilip insanlığın yararına kullanılan hüner, sanat ve bilgiler. 2. tasavvuf. İlâhî sırlar üzerinde, varlıkların özü ve gerçeği hakkında tefekkür, keşif ve ilham yoluyle elde edilen bilgiler, irfan.

Kapu: Kapı.

İrfân: (ﻋﺮﻓﺎﻥ) i. (Ar. ‘irfān1. Bilme, anlama, biliş, anlayış. 2. Gerçeği anlama husûsundaki güçlü seziş yeteneği, görgü ve sezişten gelen ruh uyanıklığı: 3. tasavvuf. Allah’ın gizli sırlarına ve eşyânın hakîkatine tefekkür, keşif ve ilham yoluyle vâkıf olma, tevhit ilmini zevk edinme.

İnsanın fıtratında acelecilik vardır. Kur’ân-ı Kerîm’deki “İnsan aceleci (tabiatta) yaratıldı.” (Enbiya: 37), “İnsan pek acelecidir.” (İsra: 11) âyetleri bu hususa değinirken, hadis-i şeriflerde de Hazret-i Peygamber “Acele şeytandan, teennî Rahman’dandır. (Tırmizî), “Teennî eden isabet eder, acele eden hata eder.” (Beyheki) buyurmuştur. Acelecilik şeytanla irtibatlandırılırken, teennî, Arapça “eny” kökünden gelen bir kelimedir. “Ağır davranmak, temkinli olmak”tan türetilmiştir. Teennî, ilerisini düşünerek, ihtiyatlı davranarak acele etmeden iş görme, düşünceli hareket etme anlamına gelmektedir. Sabır ve sebat ile yol almak, insanın bekleme, vefa gösterme, sıdk özelliklerini ortaya çıkaracak ve bunları birer erdem hâlinde parlatacaktır. Eğer insan sabır ile bu erdemleri elde etmeden aceleyle hareket etmek isterse, bu onun amacına ulaşmasını hızlandırmayacak, aksine ona yeri geldiğinde mânî bile olacaktır. Çünkü yeterince düşünmeden, bir şeyin sonunda nelere yol açabileceğini tasavvur etmeden hareket etmek insanın görüşünü kısıtlayan bir zemin yaratır. Mânevî alanda da insanın maksudu olan Allah’a daha çabuk kavuşmayı istemesi söz konusu olabilir ancak bu da aceleyle gerçekleşebilecek bir durum değildir. Ancak marifet kapısında beklemeyi bilen, teennî ile hareket edebilen insan irfana kavuşma yolunda doğru adımı atmış demektir.

“Mevsiminde açmayan gülün kokusu olmaz.” sözü de acele etmenin sebebiyet verdiği hâli çok güzel özetlemektedir. Her şeyin olgunlaşmak için bir vakti ve belirli şartları vardır. Bu tekâmül sürecinde hızla hareket ederek daha erken yol almaya çalışmak, açacak gülün kokusuz olması gibi yapılan işi neticesiz kılabilir. O yüzden sabrı, sebât etmeyi bilmek ve ağırbaşlılık ile düşünceli biçimde hareket etmek gerektir. Vaktini bekleyerek maarif kapısında saygıyla bulunmanın nihâyeti elbette Çenâb-ı Hakk’ın lütfuyla o kula nasibinde olan irfanın erişmesi olacaktır…


6 Dünyâ ile ukbâyı ko ûlâ ile uhrâyı ko
Var ol kuru sevdâyı ko matlab yeter Sübhân sana

 Dünyayı da âhireti de bırak, önce olanları da sonrakileri de bırak. Kuru kuruya sevdiğin şeyleri de bırak, hepsinden geç ki sevilecek olanın yalnız Sübhân olduğuyla kânî ol.

 

Ukba: (ﻋﻘﺒﻰ) i. (Ar. ‘uḳbā) Öbür dünya, âhiret.

Ko: Koy, bırak.

Ûlâ: (ﺍﻭﻟﻰ) sıf. (Ar. evvel’in müennes şekli ūlā) Birinci, ilk.

Uhrâ: (ﺍﺧﺮﻯ) sıf. (Ar. āḫar’ın müennes şekli uḫrā1. Başka, diğer, âhar. 2. teşmilÖteki dünya, âhiret.

Matlab: (ﻣﻄﻠﺐ) i. (Ar. ṭaleb “istemek”ten maṭlab) İstenilen, talep edilen şey, istek, meram, matlup.

İnsan yaradılışı gereği sevmeye meyillidir. Herkes kendi cinsine uygun olana meyleder. Kötü kötülüğü sever, kötüye çekilir. İyi iyiliği sever, iyiye çekilir. Ama hepsi sevdiğine çekilir, sevdiği için ve sevgisi ölçüsünce gerçekleştirir hareketlerini.

İnsanın peşinde koştuğu şeylerle ilgili durumu net bir şekilde ortaya koyan menkıbelerden biri de Hz. Şems’in leğen menkıbesidir. Hz. Şems, bir zâtın leğenin içindeki suya baktığını görür. Bu zat, suyun içinde gökteki Ay’ın yansımasını seyretmektedir. Hz. Şems’in geldiğini görünce, “Yâ Şems, baksana şu Ay bu suya ne kadar da güzel aksetmiş.” der. Hz. Şems ise mâlum celâlli tavrı ile onun ensesine bir tane şaplak patlatıp der ki: “Köftehor! Ayın hakikaten kendisi işte gökyüzünde duruyor, başını kaldırıp ona baksan ya!”

Yine insanın gölgelerin, akislerin peşinde koştuğunu anlatan en güzel hikâyelerden biri de Hz. Mevlânâ’nın Mesnevî’sinde geçer. Hz. Mevlânâ bu hâldeki insanı, gökte uçan kuşun yerdeki gölgesini takip edip o gölgeyi avlamaya çalışmakla niteler. İnsan onu takip eder, koşar, nişan alır, her şeyi yapar ama peşinden koştuğu sadece bir gölge olduğu için ele geçmez. Kuşun aslını görmek için insanın gözünü gölge cephesinden ayırıp hakikat cephesine çevirmesi gerekir. Başka türlü kuşu avlamak nasıl mümkün olabilir?

İşte dünya da âhiret de bu gölgeler gibi hayalî bir boyuttur, hakikat olan yalnızca Allah’ın kendisidir. O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Bu sebeple Harakânî Hazretleri “Fütüvvet ehli cennete giden yolda değil, Allah’a giden yoldadır.” demiştir. Cennet de kelime itibarı ile örtü demektir, Allah’ın cemâlinin örtülü hâline cennet denmiştir. O’nun cemâlini örtüsüz görmeye tākat yetiremeyen kullarına zulmetmemek için Allah cenneti kendine bir örtü kılmıştır. Allah âşığı kullar ise bu örtüyü de bir engel olarak görüp, sâdece cemâlullahı hedef alırlar, başka bir şey görmez, gözetmezler.

Hz. Râbiâ’nın bir eline ateş, bir eline de su alarak “Bu suyla cehennemi söndüreceğim ki sana korktukları için ibâdet etmesinler. Bu su ateşle de cenneti yakacağım ki sana menfaat için yaklaşmasınlar.” dediği rivâyet edilir. Bu kıssa ile ne cehennem korkusuyla ne de cennet arzusuyla değil, sadece Allah sevgisiyle hareket etmek gerektiği vurgulanmıştır. Allah sevgisinin önüne geçen her duygu, insanın gölgenin peşine takılması ve kuru kuruya bir hayalin ardından koşup boşuna yorulmasından ibaret olacaktır. Kişi o boş hayallerin peşinden gitmeyi bırakıp, Allah’ın kusursuz, eksiksiz, münezzeh cemâline kavuşmaktan başka bir şeyi talep etmemelidir.


7 Cândan taleb kıl yârini vir cânı bul dîdârını
Yok eyle kendi varını kim var ola cânân sana

Tüm samimiyetinle iste Allah’ını, canını vererek onu görüş zevkini bul. Kendi benlik vehmini ortadan kaldır ki, yalnız sevgilinin varlığı hakikatine kavuşabilesin.

Dîdâr: (ﺩﻳﺪﺍﺭ) i. (Fars. dіdār1. Yüz, güzel yüz, çehre. 2. Görünüş, tecellî. 3. tasavvuf. Cenâb-ı Hakk’ın müminlere vâdettiği görünüşü, tecellîsi.

Cânân: ( ﺟﺎﻧﺎﻥ) (Fars. Cānān) 1. Sevgili. 2. tasavvuf. Allah.

Kişinin kendine âşık olması, aslında sadece kendisini seviyor olması bu yoldaki en büyük engellerden biridir. İnsan her şeyden geçer ama kendi canından, nefsinden, benliğinden geçmekte çok zorlanır. Bazen insan bir şeyleri sevdiğini sanır ama aslında onlar vesilesiyle sevdiği şey yine kendi nefsidir. O şeylerin kendisine verdiği faydayı, zevki veya yaşattığı diğer duyguları seven insan, o şeyleri sevdiğini sanmaktadır ancak aslında sevdiği o şeyler değil, kendi nefsinin lezzet almasıdır. Bu durum güzel olaylar kadar acı olaylarda da kendini göstermektedir. Mesela bir insanın yemek yemeyerek nefsini terbiye ettiğini düşünmesi ve yemek yemiyor olmaktan dolayı kendini beğenmesi de nefsini besleyen bir durumdur. Şu hâlde mesele yemek yemeyerek nefsi terbiye ettiğini düşünmek değildir. Mesele kendini beğenmemek, kendine tapmaktan vazgeçmektir. Öbür türlü ibâdetini, riyâzatını, aşkını bile beğenen insan, kendi varlığını arada görerek kendini beğenmiş, kendine yönelmiş olur. Kendine yönelen ise Allah’a yönelemez. O yüzden Sevgili olan Allah’ın cemâline kavuşmak için insanın tüm samimiyetiyle sadece O’na yönelmesi, O’nu istemesi ve kendini aradan çekmesi gerekir.

O sevgilinin dîdârını görmek için yüzgörümlüğü isterler ve bu yüzgörümlüğü insanın canını vermesiyle yerine gelir. Şâhit olmak için şehîd olmak gerekmiştir ki, şehîd olup kendi canından geçene Allah kendini verir, onu kendiyle diriltir. Böylece kendinden kendini gören yine Allah olur. Canı veren Cânâna böylece erişir ki bütün mesele esâsında Cânândan başka bir şeyin olmadığını idrakten ibarettir. Bunun yolu ise ancak samimiyetle O’nu talep etmektir. Nitekim Harakânî Hazretleri “Kendimi bulamadığım yerde sevgilimi buldum.” diyerek bu mânânın yaşanma biçimini veciz bir şekilde özetlemiştir.


8 Çürüklerin hep sağ olur zehrin kamu bal yağ olur
Dağlar yemişli bağ olur cümle cihân bostân sana

Kamu: Bütün, hep.

Bostan: i. (Fars. būstānbū “koku” ve yer bildiren -istān -sitān ekiyle bū sitān būstān “koku yeri”) 1. Sebze bahçesi, bağ.

Kömür ve elmas arasındaki hikâye çok meşhurdur. Kömür ve elmas, aslında kimyevî yapıları itibariyle aynıdır. Ancak kömür, toprak altında yüksek basınç ve ısıya maruz kaldığında belirli bir süre sonra elmasa dönüşmektedir. Eğer kömür hiç acı çekmezse, o mihnetlere katlanmazsa her zaman kömür olarak kalacak, elmasa dönüşemeyecektir. Allah’ı talep eden kullar da bu örnekteki gibi özde aynıdırlar fakat farklı durumlara sahiptirler. İnsanın çektiği acı ve sıkıntılar onu kömürlükten elmaslığa taşır, onu daha değerli ve faydalı hâle getirir.

Allah aşkıyla yarı tekâmül etmiş, yarı etmemiş insanlar kömür gibidirler. Bir taraftan yandıkları zaman insanları ısıtır, fayda verirler ancak diğer taraftan da yanışları esnâsında onların üzerinde zehirli bir duman tüter. İşte Allah sevgisiyle acı ve sıkıntılara uğrayarak kötü huylarını tamamen yok etmeyen kişi, kömürün elmas olmadan önceki hâli gibi insanlara hem fayda hem de zarar verebilir. O yüzden insanın tekâmül ederek kötü huylarını yok etmesi, zehirli taraflarını faydalı taraflara çevirerek elmas hâline gelmesini ifade eder. Böyle bir durumdaki insanın günahları sevaba dönüşmekte, Allah onun çürüklerini bile sağlamlığa çevirmektedir. Dağlar gibi olan nefsiyle başı dik, kibirli, aşılması güç bir yapıdayken, o, yemişli bağlara dönerek ürün dolu, hayat veren, faydalı bir yer hâline gelir. Artık bütün âlem de o kişi için bir bostan hâlindedir. Dünya onun için Hakk için halka hizmet tohumlarını ekip biçecek, mahsul alıp, fayda devşirilecek bir meydana döner.

 

9 Kulluğa bel bağlar isen şâm‐u seher ağlar isen
Sular gibi çağlar isen tiz bulunur ummân sana 

Gayretini Allah’a kul olma yolunda sarf edersen, gece ve gündüzleri O’nun için gözyaşı akıtırsan, akarsular gibi O’na kavuşmak için yatağından akıp taşarsan, maksudun olan ummânı ermen çabuk olacaktır.

 

Şâm-u Seher: Gece ve gündüz

Tiz: Çabuk

Umman: Çok büyük okyanus.

 

İnsanın yapabileceği en büyük iş, gelebileceği en büyük mertebe kulluğu elde etmektir. Aczini bilmek ise insanı kulluğa götüren en büyük etkendir. Kişi kendi kendini terbiye edemeyeceğini, bütün gücün ve kudretin Allah’a âit olduğunu bilerek, kendisini “kul” eylemesi için Allah’a yalvarmalıdır. Öyle yürekten, öyle samimiyetle yalvarmalıdır ki, gece gündüz akıttığı gözyaşları seller gibi çağlamalıdır. Ken’ân er-Rifâî Hazretleri de bu minvalde şu şiiri söylemiştir:

Ağlamakla tayyedersin menzil-i maksûdunu,
Gözyaşından abdest al da gözle gör mâbûdunu!
Benliğin dâvâsını terk eyle, gafletten çekil,
Âşık ol Ken’ân dilersen görmeğe mâşûkunu!

Kişi bu doğrultuda hareket ederse, bu niyetten başkaldırmadan yalvarışını, akıttığı göz yaşını sürdürürse, Allah’ın inayetinin onu nasıl da kuşattığını daha çabuk ve daha iyi görebilir hâle gelecektir. O’na kavuşma yolunda en büyük adım, aczini bilerek O’na sığınmak, O’na yalvarıp yakarmaktan bir an geri kalmamaktır.

  

10 Yüzün Niyâzî eyle hâk derd ile kıl bağrını çâk
Kalbin sarâyın eyle pâk şâyet gele Sultân sana 

Ey Niyâzî, sen yüzünü toprak gibi kıl. Dertlerinle sîneni yırt, parçala. Kalp sarayını öyle arındır, öyle temizle ki, orası Allah’ın tecellîsine müsait ve münasip bir hâle gelsin.

Hâk: [ince] (ﺧﺎﻙ) i. (Fars. ḫāk) Toprak,

Çâk: (ﭼﺎﻙ) i. (Fars. çāk) Yırtık, yarık

Pâk: (ﭘﺎﻙ) sıf. (Fars. pāk) 1. Temiz. 2. Hâlis, saf, katışıksız.

Sultân: Cenâb-ı Allah.

Toprak, bütün atıkların atıldığı, ölülerin gömüldüğü, pisliklerin giderildiği yerdir. Ancak o bütün bunlara karşılık tüm canlılara hayat veren, besin veren, temizlik-sıhhat sağlayan bir unsurdur. İnsanın da kendi iç dünyasını ve iç dünyasının yansıdığı yüzünü toprak gibi mütevazi, toprak gibi faydalı hâle getirmesi gerektir. Allah aşkının derdiyle sînesini pâre pâre etmek, o toprağı sürüp ekin vermeye uygun hâle getirmek gibidir. İnsanın gönlü böylece öyle bir hâle gelmelidir ki, orada filizlenip belirecek şey yalnız Cemâlullah olmalıdır. Artık o gönülde çer-çöp bitmemeli, birikmemelidir.

İnsanın gönlünde dâima Cenâb-ı Hakk’ı ağırlaması için, önce kendisinin o gönül sarayında bulunuyor olması gerekir. Başka şeylerin peşine takılıp da gönlünü seyretmek yerine hayâlleri seyre dalan kişi, gönlündeki Allah’ın tecellîsini göremeyecektir. Sebeplerin, hadiselerin etkisinde kalmak, hayâllerin peşine takılıp gönül evinden uzaklaşıp gitmek gibidir. Kendi gönlünü gözetmeyen, orada bulunmayan kişi, Allah’ın gönlündeki tecellisini nasıl görüp algılayabilir?

Yere göre sığmayan Allah, mümin kulunun kalbine gelir ancak kulun o kalbi, o sultânın tecellîsine yaraşır şekilde tertemiz, saf bir hâle getirmesi, O’nun tecellîsini hissetmesi için elzemdir. Yoksa savaş alanı gibi karışık ve dağınık bir gönülde Allah’ın tecellîsini olduğu gibi safça görmek mümkün olamayacaktır.

Allah kullarına şah damarlarından bile yakın olduğunu bildirmiş, ayrı-gayrılığı kaldırmıştır. Kulların yapması gereken tek şey, kendi özgür iradeleriyle, sevgi ve samimiyetle kalplerini gözetmek, oraya mâsivâdan bir tozun bulaşmaması için gayret etmek, Allah’a sarılmak, O’na sığınmaktır. Bu niyetle yol alan kişi, gönlünde Hakk’ın varlığını her an izlemeye muktedir olacak ve saadet ehli arasına karışacaktır.

[1] http://www.semazen.net/roportaj_detay.php?id=30